22 Nisan 2017 Cumartesi

Veee… (referandum oyununda) HAKEM GOL ATTI!. Prof. Dr. Tülay Özüerman

Veee… HAKEM  GOL  ATTI!…
Prof. Dr. Tülay Özüerman
           Tüm Türkiye’nin 16 Nisan’a kilitlendiği, evet/hayır maçı (!) sonuçlandı.
Uzun soluklu iktidar odaklı fiili yönetimin kapsama alanını anayasa ve yasaların dışına çıkarak genişlettiği; Bu genişletilmiş alanda kendi yasalarını “fiili” olarak uygularken, baskılardan sadece sızlanarak, eşit olmayan koşullarda yarışmayı baştan reddedemeyen muhalefet, maçın sonunda şike yapıldı dediğinde, aldığı yanıt; ‘Atı alan Üsküdar’ı geçti’ oldu.
Atı baştan kaptırmış ve itirazı süreç üzerinden yapma fırsatı kaçırılmış, yaratılan sonuca itiraz ediliyor olunca, “sonuç üzerinden” dayatılan meşruluk (!) anlayışına dayalı iktidarın galibiyeti ilan edilmiş oldu.
Malumun ilanı da diyebilirsiniz.
            “Evet” üzerine iktidar tüm devlet gücü ile bastırdığı gibi, “hayır” iradesi üzerine de ayrıca ithamlarla baskı kurarak süreç içinde üstünlük kurmuştu ve iktidar lehine propagandada sınır yoktu. “Hayır” cephesinin propaganda alanı sınırlı, hatta iktidar ve yandaşlarınca kara propagandanın hedefiydi.
           Sandık sadece sonuç değildir.
Öncesi ve sonrasıdır sandığın kaderini belirleyen. Öncesindeki yarışın adil olmadığı tartışmalarına, sonrasında iki buçuk milyon oya tekabül ettiği söylenen mühürsüz oyların “geçerli” olduğu açıklaması ile hakem durumundaki YSK, sandığın kaderini yetkisinin dışına çıkarak belirlemiş oldu.
            Yarıdan bir fazlasının nicelik anlamına geldiği, oysa ülke kaderi ve kurumsal dönüşümlerin  söz konusu olduğu  süreçlerde nitelikli çoğunluğun arandığı özellikle hukukçular ve siyasetin duayenlerince bilinen gerçektir.
            Şirket yönetiminden farklıdır ülke yönetimi.
            Skor olarak sonuca odaklı maçlardan da farklı olması gerekir.
            Ne ki; ülke hayır ve evet olarak, cephe/kesit/kısım/taraf/yön/kanat/bölüm….. ne derseniz ikiye ayrılıp, kimin kime gol attığı üzerinden konuştuğumuzda, kazanan olarak ilan edilenin de kaybettiği bir sonuç ortaya çıkabiliyor.
           Bu referandumun galibi yok.
Kaybeden hukuk, demokrasi, kurumsallık adına biriktirdiklerimizle tüm toplumdur.
Adalet duygumuzun incindiği nice durumdan sonra artık adalete ilişkin tek bir umut kırıntısının kalmadığı bir dönemeçteyiz. Adında “adalet” sözü geçen bir partinin iktidarda olduğu  bir dönemde bunların yaşanıyor olması da ironiden de öte!… 
            Maçı kazanmak için, sahanın sahibinin her türlü manevrayı çalıştırmasına futbolda şike deniliyor. Bu durumda maçın sonucu şaibeli (HİLELİ) oluyor. Referandum için söz konusu olan ne şike, ne de şaibe; meşruluğu tartışmalı bir sonuçla atılacak tüm adımların da meşruluk sorunu olacak.
            Meşruluğun dayanağı sandıktan bir şekilde çıkarılan sonuç değil, kamunun vicdanıdır.
Kamu vicdanının yarısını yaralayıp, diğer yarısı ile yola devam edildiği bir sistemde  yarım kalan iktidar toplumu  bütünleştiremez. Buradan sadece meşru olmayan zora dayalı bir sistem ortaya çıkar.
            Toplumun tüm kesitleri, hatta “evet” cephesinin hepsinin içine sinen bir sonuç yok ortada.
            Mühürsüz pusula ve zarflar seçime mühür vurdu ve  bu seçim toplumun vicdanında mühürlendi. Yüksek Seçim Kurulu’nun seçimlerin anayasa ve yasalara uygun bir şekilde yapılıp yapılmama durumunu kontrol etmesi gerekirken, yasanın dışına çıkması; “Yandaş Seçim Kurulu” yakıştırmalarına konu edilmesi, hepimiz için kaygı verici bir durumdur.
            Kurumlar, güçlerini anayasa, yasalar, geçmişte ve günümüzde rollerine uygun işlevleri ile yurttaşların huzur, güven, barış, adalet gibi beklentilerini karşılamak için varlar. Başka deyişle iktidarlara göre biçim almazlar. Hiçbir sebep, kurumların işlevlerinin çarpıtılmasını haklı kılamaz.
            YSK’nın CHP’nin mühürsüz zarfların iptali başvurusunu reddi, her deprem sonrasında enkaz altında kalanları arayış seslenişini anımsattı: Orada kimse var mı?
            Yurttaşlar olarak sesimizi duyuracağımız, itirazları iletebileceğimiz ve vicdanımızı susturacak adil bir karşılık alabileceğimiz kaç kurum kaldı?      
            Hakemin attığı golü yedik mi yemedik mi? tartışması ve mühürsüz pusulalarla pusulası şaşmış  vaziyetteyiz.
            Gerçeğin görünür ve net olmasına karşın, haklı, doğru öne çıkamıyorsa, sebep hukukta yaratılan boşluk, yasa marifeti ile baskılanan toplum, iktidar odaklı yönetimdir.
            İktidarın kalıcılaşması ve tekçi biçimin yerleştirilmesi çabalarına biz yurttaşların da dâhil edilişimiz iktidar/muhalefet zıtlaşması üzerinden ve sandıklar marifeti  ile yürütülür; biz sandıklar/tartışmalarla oyalanırken, adı artık anılmayan “çözüm süreci” bizi de içine katarak ilerletiliyor.
             Güven, huzur, barış, adalet, birlik içinde yaşayacağımız günler için çaba gösterirken tüm bunları talep edebileceğimiz kaç kurum kaldı diye düşünmeliyiz.
             Hakemler bile gol atar hale gelmişse, hem de hepimizin gözü önünde?!…
             Nereye kadar seyirci kalacağız?!
             Tam da ulusa egemenliğinin verildiği günün arifesinde…
             Hani egemenlik devredilemez, iktidar devredilirdi?!
             Nasıl iktidar devredilmez, egemenlik devredilir hale geldi?
             Yine de;      
             Yarınlara dair umutlarımız, tüm hırpalanmalara karşın elimizde hala bizi biz yapan Cumhuriyet değerlerimiz var.
             Güzel çocuklarımızın aydınlık yüzler ve mutlu gözlerle yarına bakabileceği bir Türkiye düşümüzden hiç vazgeçmeyeceğiz; bundan böyle daha zor olduğunu bilerek…
             Egemenlikte hep birlikte açtığımız kocaman gedikle, geriye sadece çocukların bayramı kaldı.
             Bayramınız kutlu olsun çocuklar.

19 Nisan 2017 Çarşamba

YSK (Yüksek '!!!!' Seçim Kurulu) NEDİR, NE İŞE YARAR? İlhan CİHANER CHP İstanbul Milletvekili ve eski Erzincan Başsavcısı

Mühürler kasıtlı olarak basılmadı çünkü…
YSK KARARI VE REFERANDUM ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME…
CHP İstanbul Milletvekili ve eski Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) referandumda mühürsüz oyların da geçerli sayılacağına dair kararına ilişkin olarak bir değerlendirme yazısı yazdı. Cihaner, mühürlerin kasıtlı olarak basılmadığını söylerken bunun sebebinin “referandum sonucunda ‘Hayır’ çıkması durumunda 2014 yerel seçimlerinde Bitlis Güroymak’ta yapıldığı gibi iptal edilme alternatifinin rezerv tutulduğunu” ifade etti. Cihaner’in “YSK kararı ve referandum üzerine bir değerlendirme”başlıklı yazısı şöyle:
YSK NEDİR, NE İŞE YARAR?
İlhan CİHANER
CHP İstanbul Milletvekili ve eski Erzincan Başsavcısı 
Demokrasilerin  olmazsa olmaz koşullarından birisi seçimlerin yargı yönetim ve denetiminde yapılmasıdır. Nitekim Anayasa;
67. Madde : “…Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır…”
79.Madde; “…Seçimler, yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır…”
Bu yönetim ve denetim işi,  İlçe ve İl Seçim Kurulları ile Yüksek Seçim Kurulu (YSK) aracılığıyla yapılır.
İlçe  seçim kurullarının başkanı yargıçtır. İki üyesini belli nitelikteki kamu görevlileri arasından kura ile seçilir. Diğer üyeleri siyasi partilerin temsilcilerinden oluşur.
İl seçim kurulları hepsi yargıç olan üç üyeden oluşur.
YSK üyelerinin dördünü Yargıtay, üçünü ise Danıştay kendi üyeleri arasından seçerler. İkişer üye de yedek olarak belirlenir. Yani YSK üyelerinin tamamı “yüksek”  yargıçtır. YSK Başkan ve Vekilini bu üyeler seçer.
YSK ve il seçim kurullarında siyasi parti temsilcileri de bulunur. Ancak bu temsilciler görüşmelere katılmakla birlikte oy kullanamazlar.
Asıl belirleyici olan YSK’dır. Seçmen kütüklerini oluşturur, ilkeleri belirler, genelgeler çıkarır, seçim materyallerini (zarf, pusula, mühür, vs) temin eder, eğitimler verir, itirazların nihai olarak karara bağlar.
Anayasa YSK’nın genel görevini tanımlamış;
 “Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlama ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçim tutanaklarını ve Cumhurbaşkanlığı seçimi tutanaklarını kabul etme görevi Yüksek Seçim Kurulunundur.Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz.”
Bu kadar yetki şu nedenle verilmiş: Seçim güvenliğinin sağlanması, seçimin adil ve dürüst yapılmasını temin etme. Ama görülüyor ki bu güveni vermek bir yana YSK bizatihi seçim güvenliğine tehdit oldu. Adeta bir millet, seçimde hırsızlık yapılmasın diye seçim güvenliği uzmanı kesildi. Sadece bu bile YSK için yeterince utanç verici. Varlık nedeni seçimin güvenliği olan bir kurulun “oy hırsızlığı” yapmaması için çırpınan milyonlar!
Seçim süreçlerini idare ederken uyacağı kanunlar da var YSK’nın. Yani hukuk devletinin gereği olarak YSK da kanunlara uymak zorunda. Kanunda açıkça düzenlenmiş bir konuda kanuna aykırı bir karar veremez.
Seçimlerle ilgili nerede her şeyi -mevzuat çerçevesinde- belirleyen bu kurul, bir müddet öncesine kadar ülkenin en güvenilir kurumlarından birisiydi. Referandum nedeniyle verdiği “tercih” mührü dışındaki “evet” mührünü ve sandık kurullarının mührünü taşımayan oy pusulaları ve zarfları geçerli sayarak varlık nedenini ve güvenilirliğini bir anda ortadan kaldırdı. Hatta tüm kanunları değersiz metinler haline getirdi.
Son yıllarda örneklerini çok gördüğümüz “fiili durumu” geçerli saydı.
Önce bir ara tespit; Bu tipik bir Fethullahçı yargı pratiğidir. Kumpas davalarında çok sık gördük. CMK’nın emredici hükümlerini dinlemiyorlardı. Eğer bir yargıç açık hükme rağmen tersine karar veriyorsa bu karar hukukun “yanlış” uygulanması olarak ele alınamaz. Mutlaka ama mutlaka gizli ve/veya kirli bir gerekçesi vardır.
Şimdi uymadıkları kanun maddelerini yazalım:
298 sayılı kanunun 77. Maddesi:
“Sandık kurulu, and içme, sandığı yerleştirme, kapalı oy verme yerini düzenleme işlerini bitirdikten sonra, hazır bulunanlar önünde, birleşik oy pusulalarını sayar, her birinin üzerine, sandık kurulu mühürünü basar, böylece üzerinde sandık kurulunun mührü bulunan birleşik oy pusulalarının sayısını tesbit eder. Birleşik oy pusulası kullanılmayan seçimlerde, ilçe seçim kurulu başkanından teslim alınan ve ilçe seçim kurulu başkanlığı mühürünü taşıyan özel zarfları sayar, her birinin üzerine sandık kurulu mühürünü basar, böylece üzerinde biri ilçe seçim kurulunun, diğeri sandık kurulunun mühürleri bulunan çift mühürlü özel zarfların sayısını tespit eder.”
Yoruma gerek var mı? Ama tekrar vurgulayalım ; “mührünü basar” diyor kanun, basabilir değil, “BASAR!”
298 sayılı kanunun 101/1-3 Maddesi: Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan, … birleşik oy pusulaları geçerli değildir.”
Tekrar vurgulayalım;
Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan birleşik oy pusulaları GEÇERLİ DEĞİLDİR. “Geçerli sayılabilir“ değil, “YSK karar verir” değil, açık ve net GEÇERLİ DEĞİLDİR.
Kanun bu kadar açık ve kesinken, YSK gerekçesini iki gün sonra duyurduğu bir karar verdi. Bu kararla sandık kurulu mühürünü taşımayan oy pusulalarının geçerli sayılacağına karar verdi.
Doğal olarak bireysel vaka ve itirazlarla ilgili olarak tartışmalı durumlarda karar verebilir. İşte Mühürün yanlış yüzeye basılması, mürekkebin taşması böyle bir karardır.
Ama mühür yoksa genel bir kararla geçerlidir demesi açıkça kanunu çiğnemektir.
Bu kararın hukuksuzluğunu madde madde yazmaya çalışacağım:
1- Bu madde yani pusulanın arkasının mühürlü olması şartı, doğrudan sahte pusula ve zarf kullanımının önüne geçilmesi kadar o pusulanın o sandıkta kullanıldığını garanti etmekiçin getirilmiştir. Pusulaların filigranlı olması sadece doğrudan sahte pusula basılması yoluyla yapılan sahteciliğe bir yere kadar engel olabilir. Kaldı ki filigran haricinde çok daha yüksek güvenlikle basılan banknotların bile taklit edildiği günümüzde filigran tek güvenlik gerekçesi oluşturmaz.
Her seçim/referandumda zarf ve pusulaların 400 lü paketlerle gönderme zorunluluğu nedeniyle nerede ise seçmen sayısının üçte biri kadar fazla pusula basıldığı gözetilirse, ancak kullanılmayan zarf ve pusulaların tam bir envanteri çıkarıldıktan sonra usulsüzlük iddası filigran üzerinden değerlendirilebilir.
Filigran ve sair güvenlik önlemleri (teslim zinciri, kurullardaki parti temsilcileri vs) yeterli olsaydı ayrıca mühür şartı getirilmezdi. Özetle pusula gerçek olsa bile seçmenin oyunu o sandıkta kullanıldığının garantisi mühürdür.
2- YSK başkanının ilk açıklaması, “dışarıdan getirilerek kullanıldığı kanıtlanmadığı sürece” mühürsüz oyları geçerli sayacakları yolunda oldu. İşte sandık kurulu mühürü şartı bunun için var. Şimdi sormak lazım sayın YSK ya; Bir seçmen olarak ben nasıl kanıtlayacağım bunu? Verin oy pusulalarını kriminal laboratuvara inceleteceğim dersem verecek misiniz? onlarca video toplu mühür basma vakasını gösterdi. Tek birisini incelemeye aldınız mı? Kim, nasıl kanıtlayacak söyler misiniz? Yanımızda adli bilirkişi mi taşıyalım?
3- YSK başkanı gerekçeli karar açıklanmadan ikinci bir iddiada bulundu; “Vatandaşa verilen, akşamdan beri tartışmaya konu olan, geçersiz olduğu ileri sürülen oy pusulaları ve zarfları; YSK tarafından imal ettirilen, gerçek, doğru, sahte olmayan oy pusulası ve zarflardır. Sahte olan oy pusulası ve zarf, zaten geçerli değildir. Kimsenin herhangi bir şüphesi yok” .
Anladık milletin en az yüzde 49’unu “şüphesini” duymamış! ya da  “kimse” saymıyor! peki bu pusula ve zarfların hangileri olduğunu nereden biliyor? çünkü aynı açıklamasında“Biz, şu anda itibariyle bin midir, 5 bin midir, 10 bin midir, 20 bin midir; gerçekten bilmiyoruz. Bunlar itiraz üzerine yeniden geldiğinde, gelir mi, gelmez mi; onu da bilmiyorum. Bir bakılır. Şu anda ne bizim ne siyasi partilerin kaç tane böyle oy var, onubilmemiz mümkün değil” demiş! o zaman sahte olup olmadığını nasıl incelediniz?
4- Arka arkaya kısa aralıklarla seçimler yaşadık. Tüm partilerin yanında, Hayır ve Ötesi, Oy ve Ötesi  gibi oluşumlar ve örgütlü olmayan yurttaşların farkındalığı bu kadar fazla iken, verilen onca eğitim ve genelge varken, bu kadar yaygın mühürsüzlük ve eksik ya da fazla zarf pusula vakası olağan değil. Henüz itiraz gelmeden YSK’ya başvuru yapanın AKP li temsilci olması, aşağıdaki senaryoları akla getirmektedir.
a-) Mühürler kasıtlı olarak basılmadı. Böylece Hayır çıktığında aynen 2014 Yerel Seçimlerinde Bitlis Güroymak’ta olduğu gibi iptal ettirilme alternatifi rezerv tutuldu.
b-) Doğrudan doğruya her sonucu tartışmalı hale getirmek.
Her halükarda bireysel ya da arizi olmadığı anlaşılan sayı ve yoğunlukta vaka söz konusudur. Ancak YSK nın kararı ile birçok yerde mühürlerin sonradan basılarak ikmal edildiği bu haliyle gerçek boyutun ölçülemez hale geldiği anlaşılmaktadır. Bu bile başlı başına bir şaibe ve iptal nedenidir.
5- Bu referandumda çok fazla başkası yerine oy kullanma vakası da oldu. Bu gibi durumlarda asıl seçmen oy kullanamadı. Ankara milletvekilimiz Ali Haydar Hakverdi yerine oy kullanan bir kişi imza aşamasında tespit edildi. Madem  gerekçe de belirtildiği gibi; “Sandık seçmen listesinde yazılı herkesin oy kullanma hakkı bulunmaktadır. Anayasanın 67 ve 90/5. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 No.lu Protokolün 3. maddesi birlikte değerlendirildiğinde, sandık kurullarının hata veya ihmali sonucu mühürlenmeyen oy zarfı ve oy pusulası ile kullandırılan oyların geçerli kabul edilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.” Ve madem ki “sandık kurullarının görevini yapmamaları seçmenin hakkını kullanmasına engel olamaz” , o zaman yine soralım sayın YSK’ya yerine oy kullanılan seçmenin günahı ne? onlarında oy kullanabileceğine dair bir karar vermediniz?
Ne yapılmalı?
Toplumun nerede ise yarısı bu seçime hile karıştırıldığına dair kanaati tamdır. YSK bu güvensizliği ortadan kaldırmak zorundadır. Mühürsüz pusulaların geçerli sayılması yalnızca gerekçelerden birisi.  Ortaya dökülen görüntüler, tehditle oy kullanma vakaları, özellikle güneydoğuda müşahitler ve parti temsilcileri olmadan yapılan sayımlar, mükerrer oy kullanmalar, toplu oy kulanma görüntüleri, vs. Bu kadar önemli değişiklikler bu kadar şaibeli bir referandumla yapılırsa ölü doğar. Zaten alabildiğine hukuksuz, gayri adil bir propaganda süreci bu değişikliğin “meşruiyetini” önemli ölçüde sakatlamıştı.
Yüksek olasılıkla YSK Başkanı kendisine güvenilmesini bekliyordur. Ama kusura bakmasın bugüne kadar yaptıkları,  Fethullahçıların yargıya egemen olduğu dönemde yaptığı görevler ve hakkında bir FETÖ itirafçısının beyanları bu güveni duymamıza engel. Hukuk katledilirken sesini duymadık hiç. Kurumsal güvenden de bahsetmeyin bize. İşte KPSS sınavları.
Çok daha basit usulsüzlük iddialarıyla Avusturya Anayasa Mahkemesi 2016 başkanlık seçimlerini iptal etmişti. Bu şaibeyle devam edilemez. Bu iddia edildiği gibi bir mızmızlanma ya da yenilgiyi kabullenmemek  değil.
Yapılması gerekenler: Öncelikle  tam kanunsuzluk nedeniyle referandumun iptali gerekir. Raporlanan usulsüzlükler hakkında etkin bir soruşturma başlatılıp, örgütlü bir girişim olup olmadığı, sahte materyal kullanılıp kullanılmadığı, toplu mühür basılıp basılmadığı, gizli sayım yapılıp yapılmadığı ortaya çıkarılmalıdır.
Haa diyorsanız ki bize ne sizin güveninizden, meşruiyetten o zaman hepimizi zor günler bekliyor demektir.

14 Nisan 2017 Cuma

Kimyasal bahane, hedef Irak-Suriye paylaşımı

Kerkük’e Kürt bayrağı çekilmesinden Musul operasyonuna, İdlip’te kimyasal komplodan Türk-Rus normalleşmesinin yara almasına, Fırat Kalkanı operasyonunun bitirilmesinden ABD’nin füze saldırısına kadar pek çok olay, doğrudan birbiriyle ilgili. Hatta 16 Nisan’da yapılacak başkanlık referandumu bile…
MEHMET ALİ GÜLLER
Örneğin Times yazarı Roger Boyes açık açık “Erdoğan’ın referandumu kazanması Ortadoğu için iyi olacak” diye yazmaktadır. (Sputnik, 12 Nisan 2017) Zira Erdoğan, Trump’ın ABD Başkanı seçilmesiyle birlikte yeninden Suriye paylaşımı için heveslenmiştir…
Bu olgular arasındaki bağı ortaya koyabilmek için önce o olguları süreç ve aktörleri üzerinden inceleyelim:
59 TOMAHAWK, 7 HEDEF
ABD’nin İdlip’teki (Han Şeyhun) kimyasal komployu bahane ederek Suriye’ye yaptığı füze saldırısının birden çok hedefi vardı. 4’ü majör, 3’ü minör olan bu hedefler özetle şunlardı:
1) Esad’ın kuzeye taarruzunu kesmek: Rusya hava kuvvetleri destekli Suriye Ordusu son birkaç aydır kuzeye doğru taarruz ediyor. Halep’in kurtarılması siyasi çözüm sürecinin önünü artık tamamen açmıştı. Geriye iki yer kalıyordu: Nusra’nın hâkim olduğu İdlip ve IŞİD’in hâkim olduğu Rakka…
İşte 5 Nisan tarihli kimyasal komplo, tam da Suriye Ordusu’nun İdlip’i kurtarmaya yönelik hamlesi sürecinde ortaya atıldı. Böylece Esad’ın İdlip’i kurtarmasının engellenebilmesi için Batı’nın askeri müdahalesine gerekçe yaratılmaya çalışıldı.
2) Kantonları korumak: ABD, bu füze saldırıyla Suriye’nin kuzeyindeki PYD kantonlarını da güvenceye almak istedi. Kobani, Menbiç, Rimelen, Hol ve Şedadi’de kurduğu askeri üslerin ardından daha büyüğünü Til Beder’de inşa etmeye başlayan ABD, bu sıralı üslerle kantonlar arasında bir koruma zinciri oluşturmaya çalışıyor.
3) Siyasi çözümü engellemek ve Rusya’yı Suriye’nin federasyonlaşmasına mecbur etmeye zorlamak:ABD Suriye’ye ilk kez füze saldırısı yaparak siyasi çözüme giden süreci dinamitlemek istedi. Siyasi çözüm baltalanırsa, Rusya’nın da er geç Suriye’nin paylaşımını kabul etmek zorunda kalacağını hesaplıyor.
4) Türkiye-İran-Rusya iş birliğini bozmak: ABD’nin bölgede en istemediği durum, Rusya, İran ve Türkiye’nin ittifak kurmasıdır. ABD işte bu füze saldırısıyla bu iş birliğini de hedef aldı ve müttefiki Türkiye’yi bu ittifaktan koparmaya çalıştı.
ABD Genelkurmay Başkanı Joseph Dunford ile CIA Başkanı Mike Pompeo’nun Türkiye ziyaretiyle başlayan süreçte zaten Erdoğan İran karşıtı bir çizgiye yerleşmeye başlamıştı!
5) Suriye hava saldırısını İsrail saldırılarına açık hale getirmek: İsrail bir süredir Suriye’de hava operasyonları yapıyordu. Hatta bu operasyonlardan birinde Suriye’nin bir İsrail uçağını vurduğu da iddia edilmişti.
İsrail, Suriye’ye Atlantik saldırısının başladığı ilk günden beri önüne Golan tepelerinin alınmasını ve Suriye’nin bölünerek arada Dürzilerin hakim olduğu bir tampon bölgenin istemektedir. (Golan bölgesinde bulunan petrol ve doğal gaz rezervleri de önemli bir neden elbette.)
6) ABD’nin güç gösterisi yapma ihtiyacı: Çok kutuplu yeni yapıda müttefiklerin gösterdiği merkez kaç eğilimlerine karşı ABD’nin müttefiklerini kendine çekme ihtiyacı oluştu. Örneğin Kore DHC’ye karşı “güç gösterisi” yapılamaması, ABD’nin Pasifik’teki Japonya, Güney Kore, Filipinler gibi müttefiklerini etkiliyor. Örneğin Suriye’ye karşı “güç gösterisi” yapılamaması, ABD’nin bölgedeki Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi müttefiklerini etkiliyor. Müttefikler, merkez kaç eğilimler ile başka merkezlere doğru yanaşıyor. İşte ABD Tomahawk’larla bu merkez kaç eğilimli durdurmaya çalıştı.
7) İç politikadaki basınç: Trump seçildiği günden beri (ki seçim sürecinde başlamıştı) Rusya’yla irtibatlandırılmak üzerinden bir iç politik basınçla karşı karşıya. Göçmenlerle ilgili yasası yargıdan, Obama’nın sağlık politikasını geri çekme çabası Kongre’den dönen Trump, diğer yandan yönetimiyle partisi arasındaki sorunlarla boğuşuyor. Trump bu süreçte yönetime aldığı kimi isimleri de kurban vermek zorunda kaldı.
İşte bu füze saldırısıyla Trump ABD kamuoyuna sahada Rusya’yla karşı karşıya olduğunu göstermek ve “başkan olmak” istedi.
AKP’NİN ASTANA SÜRECİNİ GEVŞETMESİ VE İRAN KARŞITLIĞI
Bu kimyasal komplo ve ABD’nin füze saldırısı öncesinde Türkiye açısından bölgede çok önemli bir gelişme yaşanmıştı. AKP Hükümeti, ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un Türkiye ziyaretine saatler kala Fırat Kalkanı operasyonunun bitirildiğini ilan etmişti.
Diğer yandan ABD’yle Rakka operasyonunun şartları için pazarlıklar yapılıyordu. ABD Genelkurmay BaşkanıDunford ile CIA Başkanı Pompeo muhataplarıyla ayrıntıları masaya yatırmıştı.
Bu öylesine birbiriyle bağlı ve iç içe geçmiş bir süreçti ki, ABD’yle pazarlıklar yapılırken, Türkiye aynı zamanda Rusya ve İran’la iş birliğini de ağırlaştırmaya başlıyordu.
Örneğin Türk heyeti Astana-3 görüşmeleri başladığı halde ilk gün Kazakistan’a gitmiyordu. Ancak görüşmeler başladıktan sonra ikinci gün toplantılara dahil oluyordu. Türkiye’nin tutumu muhatapları tarafından “Astana sürecini gevşetme çabası” olarak yorumlanıyordu.
Diğer yandan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmada fiilen Rusya’yla imzaladıkları Moskova deklarasyonunu ve Astana anlaşmalarını yok hükmünde ilan ediyordu.Çavuşoğlu “Astana sadece ateşkese odaklanmalıdır. Suriye’deki geçiş sürecinin ve siyasi çözümün konuşulabileceği tek yer Cenevre’dir” diyerek ABD’nin dışarıda bırakıldığı asıl çözüm platformunu yok sayıyordu. (Akşam, 23 Şubat 2017)
Çavuşoğlu aynı konuşmasında Erdoğan’ın “İran, Suriye ve Irak’ı iki Şii devleti haline getirmeye çalışıyor” şeklindeki suçlamasını anımsatarak, Tahran’ı bu eğilime son vermeye çağırıyordu.
TÜRK-RUS NORMALLEŞMESİNE DARBE
İşte bu süreçte başlayan Türk-Rus normalleşmesinin ağırlaşması ve yara almaya başlaması, kimyasal komplo ve ABD’nin füze saldırıyla zirve yapmış oldu! Sorun şu aşamada karşılıklı tarım, ekonomi, ticaret ve turizm kartlarıyla mücadele şeklinde sürüyor.
Ancak Erdoğan’ın kimyasal komplo sonrası ABD’yi Suriye’yi vurmaya davet eden ve “Trump’ın açıklaması lafta kalmasın, bir Türkiye olarak, bize ne düşüyorsa, bunu yapmaya hazırız” demesi (Sözcü, 6 Nisan 2017) ile füze saldırısı için de “olumlu ama yeterli değil” demesi (Yeni Şafak, 7 Nisan 2017) Moskova’da büyük sıkıntı yarattı.
Son olarak Ankara’nın “Han Şeyhun saldırısında sarin gazı kullanıldığı kesinleşti” iddiası, Moskova’yı artık açıktan sert eleştiriler yapmaya itti. Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Zaharova “Han Şeyhun’daki olayla ilgili tespitleri Türkiye değil, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü yapmalı” dedi! (Sputnik, 12 Nisan 2017)
Zaharova ayrıca masaya turizm ve tarım kartlarını da koydu: “Bence Türkiye Sağlık Bakanlığı, turizm sezonu öncesinde deniz sularının analizi, turizm bölgelerindekiler de dahil olmak üzere gıda ürünlerinin kalite-kontrolü ile uğraşmalı.”
ERDOĞAN-BARZANİ ORTAKLIĞI VE KERKÜK
Tüm bu gelişmelerle bağlantılı olarak, Irak cephesinde de önemli olaylar yaşandı.
İlki Kerkük’e Kürt bölgesi bayrağının asılmasıydı. Tam da Barzani’nin bağımsızlık referandumu kararı aldığı,Barzani ve Talabani partilerinin referandum için ortak komisyon kurduğu bu süreçte Kerkük’e bayrak asılması, Kerkük’ü Irak’tan koparma hamlesiydi.
Haliyle önce Bağdat, ardından da Tahran sert tepki gösterdi. Türkiye kamuoyu da gelişmeye tepkiliydi. Önce mecburen Çavuşoğlu’nun Dışişleri Bakanlığı bir açıklama yaptı: “Kerkük’e Irak Kürt Bölgesi Yönetimi bayrağının asılmasını doğru bulmuyoruz. Bayrak asılması Irak anayasasına aykırıdır.” (Milliyet, 28 Mart 2017)
Ardından bu cılız tepkiyi 16 Nisan başkanlık referandumu sürecinde dengelemek üzere Erdoğan konuştu: “Kerkük’te ikinci bir bayrağın asılmasını kesinlikle yanlış buluyorum. Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ne sesleniyorum, bu yanlıştan bir an önce dönün.” (NTV, 4 Nisan 2017)
Oysa o bayrak çok değil, Kerkük’ten bir ay önce Barzani’nin ziyareti dolayısıyla İstanbul ve Ankara’da göndere çekilmişti! (Sözcü, 26 Şubat 2017)
Yani aslında AKP Hükümeti’nin tepkisi salt başkanlık referandumunun gereğiydi. Kaldı ki Barzani’nin ziyareti Bağdat’a karşı birkaç yıldır sürdürülen AKP-KDP ittifakının gereği olarak “bağımsızlık referandumu” ve Dicle Kalkanı gündemliydi!
Evet, Barzani Erdoğan’a Kürt oylarını kazandırmak için gelmişti ve karşılığında da “bağımsızlık referandumu” için onay almıştı.
Ayrıca Erdoğan ve Barzani, PKK’ye karşı da müttefikti. Barzani PKK’nin Sincar’dan çıkmasını isteyecek,Erdoğan da Dicle Kalkanı operasyonu ile Sincar ve Kandil’e operasyonlar yapacaktı. (PKK zaten bir süredir Kandil’i boşaltıyor ve Suriye’ye geçiyordu. Irak Kürdistanı’nda muhalefet olmaktansa, Suriye Kürdistanı’nda iktidar olmak kuşkusuz PKK’nin işine geliyor. Tabi bu PKK’nin Irak’ı tamamen boşaltacağı anlamına gelmiyor. Bu arada piyonların karşılıklı konumlandığı küçük satranç tahtasının asıl kazananı ise ABD oluyor; Washington adım adım Kürt Koridoru’nu inşa ediyor!)
Kerkük’e Kürt bölge bayrağının asılmasının da Ankara için bir sürpriz olmadığı ortada. Kaldı ki Ankara, daha IŞİD’in Musul baskını sırasında peşmergenin Kerkük’ü ele geçirmesine göz yumarak, aslında Kerkük’ün Kürt bölgesine dahil edilmesi planına zaten onay vermişti!
Hep belirttik: Kerkük petrolü nedeniyle Küridstan’ın kalbidir; Kerkük olmadan Barzani bağımsızlığa gidemez!
İSTANBUL’DA IRAK’I 3’E BÖLME TOPLANTISI
Gelelim tabloyu tamamlayan bir diğer gelişmeye…
Aydınlık yazarı Rafet Ballı yazdı: Mart ayının üçüncü haftasında, yani tam da Kerkük’e Kürt bayrağı asılması sürecinde, Irak’ın sünni liderleri İstanbul’da toplanmıştı. Kimler yoktu ki? Irak Meclis Başkanı Selim Abdullah Cuburi, Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Usame Nuceyfi, Irak Başbakan Yardımcısı Salih Mutlak, Iraklı iş adamı Şeyh Hamis Hacer, Sünni Ulema heyeti temsilcileri, milletvekilleri…
Tabii Türk diplomatlar da…  Ama daha önemlisi toplantıda ABD’li ve Ürdünlü diplomatların da bulunuyor olmasıydı! (Aydınlık, 11 Nisan 2017)
Açık ki bu “sünni” buluşma, Türkiye’nin ABD isteğiyle son aylarda girdiği “şii” İran karşıtı konumunun gereğidir ve ABD’nin baştan beri esas hedefi olan Irak’ın üçe bölünmesi girişimiyle ilgilidir.
Zira eş zamanlı olarak Kerkük’e Kürt bayrağı asılmakta, Barzani bağımsızlık referandumu kararı almakta, AKP Hükümeti Kuzey Irak’a Dicle Kalkanı askerî harekâtı yapmaya hazırlanmaktadır!
Irak’taki bu tabloyu tamamlayan son gelişme ise Erdoğan’ın dış politika başdanışmanı İlnur Çevik’in Celal Talabi’yi ziyaret etmesidir! (Sputnik, 12 Nisan 2017)
2 DEVLETTEN 5 DEVLETÇİK ÇIKARMA HEDEFİ
Peki tüm bunlar ne anlama gelmektedir?
En son “ABD’nin ‘yeni Ortadoğu’ tezgahı” diye yazdık. (mehmetaliguller.com, 5 Ekim 2016)
1) Irak’ı fiilen Kürt ve Arap bölgesi diye ikiye bölen ABD, Suriye’deki tabloyla paralel olarak artık Irak’ı Kürt, Şii Arap ve Sünni Arap olarak üçe bölmeyi hedefliyor.
2) ABD ayrıca Suriye’yi de Kürt bölgesi, Sünni Arap bölgesi, Alevi bölgesi ve Dürzi bölgesi olarak dörde bölmeyi istiyor.
3) Irak ve Suriye’de bu bölünmeler gerçekleştiğinde de, Irak ve Suriye’deki Sünni Arap bölgeleri ile Kürt bölgelerini kendi aralarında birleştirmek istiyor.
Böylece iki devletin bölünmesiyle toplam beş devletçik oluşacak!
İşte ABD “asıl hedefi olan” bu tablo için yeniden bir atak yapmış oldu. Füze saldırısı, Barzani’nin bağımsızlık hamlesi ve Kerkük’e Kürt bölge bayrağı asması, AKP Hükümeti’nin Astana sürecini gevşetmesi, hatta Fırat Kalkanı’nın bitirilmek zorunda kalınmasıyla PYD kantonlarına yeniden alan açılmış olması gibi gelişmelerin tamamı, bu hedefle ilgilidir.
Fakat mesele şudur: ABD’nin buna gücü var mı? Rusya ve bölge ülkeleri bu girişime karşı koymayacak mı?
KOMŞULARLA BARIŞ İÇİN BAŞKANLIĞA HAYIR!
ABD’nin buna gücü yok ve Rusya-İran-Suriye bloğu ABD’nin bu planının önünde kararlılıkla durmaktadır.
Fakat bu tabloya önemli oranda etki yapacağı için bizi, asıl ülkemizin nasıl konumlanacağı ilgilendirmektedir.
Burada da önümüzde duran en yakın ve acil mesele, başkanlık referandumudur. Ya evet sonucuyla Erdoğan başkan olarak Türkiye’yi ABD’nin yanında Irak ve Suriye’yi paylaşma savaşlarına sokacak, ya da hayır sonucuyla Türkiye “komşularla iş birliğine” zorlanacak!
Kısacası, “bir oy”un dünya açısından bu kadar değerli olduğu bir seçime gidiyoruz…
Mehmet Ali Güller
13 Nisan 2017

29 Mart 2017 Çarşamba

"ULUSAL VE ULUSLARARASI TERÖRİZMİN GELECEĞİ" Dr. Nejat Tarakçı Jeopolitikçi ve Stratejist

ULUSAL VE ULUSLARARASI TERÖRİZMİN GELECEĞİ
Dr. Nejat Tarakçı
Jeopolitikçi ve Stratejist
ntarakci@gmail.com
Giriş
Bugün ülkemizde en az 15 yaşında olanlar hem ulusal hem de uluslararası terörün ne olduğunu iyi bilirler. Terör, tarifi ve her kesimden insana ne zaman acı vereceği belli olmayan bir olgudur.
Yeni Dünya Düzeni veya küresel ekonomik sistem toplumsal dayanışmayı zayıflatırken, bireysel rekabeti üst düzeye çıkardı. Gelir dağılımı had safhada bozuldu. Gelir dağılımındaki eşitsizlik ve işsizlik tüm dünya toplumlarında büyük sarsıntılar yarattı. Avrupa’nın insan odaklı sosyal devlet anlayışı yıkıldı. Ortak toplumsal değerlerle bütünleşen insana has; özgürlük, acıma, sevgi, dayanışma, paylaşma, direnme, mücadele ruhu gibi özellikler büyük ölçüde kayboldu. Çalışanlar için çoğu yerde gizli bir angarya var. İşini kaybetme korkusu, bir kişinin birkaç kişinin işini yapmasını ve çalışma saatlerinin uzamasını kabul edilebilir hale getirdi. Bütün dünyada işçi sendikaları işlevlerini kaybetti.  Çünkü devletler de buna zorlandı. Uluslararası sermaye, ucuz işgücü pazarları ile satın alma gücü yüksek pazarlar arasında mekik dokuyor.  New York’ta telefonla verilen pizza siparişinin Yeni Delhi’den, İstanbul’da verilenin ise Erzurum’dan alındığı dijital çağda insan hayatta kalmak için her şeye katlanmak zorunda bırakılıyor. Amerika ve Avrupa devletleri bu sosyolojik travmayı nasıl düzelteceklerini tartışıyorlar. Yani, artık kapitalizm tartışılıyor. Bu ekonomik düzensizliğin uluslararası terörizmin esas nedenlerinden biri olduğunu ileri sürenler de var. Sistem, politik ve toplumsal liderliği de tasfiye etmiş durumda. Terör neticede temel olarak insan faktörüne dayanmaktadır. İnançsal, finansal, ideolojik faktörlerle aldatılmış, zorlanmış, ikna edilmiş insanlar bireysel veya organize bir terör örgütüne dönüşebiliyorlar. Terörün tarifi olmadığı için teröre bulaşanlar bunları kullanan veya bunlardan çıkar sağlayan siyasi aktörlerce terörist, özgürlük savaşçısı, milis veya yerel muhafızlar olarak adlandırılabilmektedir.  Sonuçta dünyamız küresel bir tehdit altına girmiştir. Bu tehdidin daha ziyade neden ABD ve Batı coğrafyalarında faaliyet gösterdiğini iyi analiz etmek gerekir. Terörün en büyük etkisi ülkelerin ve halklarının yaşam kalitesini ve gelecek planlarını olumsuz yönde etkilemesidir. Türkiye 100 milyar dolara yakın kaynağını terörle mücadeleye harcamıştır.[1] Bu parayla Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) tamamlanabilirdi. Bugün Türkiye’nin karşısında sadece ulusal çapta mücadele edilen PKK terör örgütü değil aynı amaca hizmet eden onun türevleri ve diğer uluslararası çapta faaliyet gösteren terör örgütleri de bulunmaktadır. ABD’ye ve AB’ye ilave olarak NATO, BM’ler AGİT gibi kurumsal ve hukuki alt yapıya sahip örgütlerin de pasif durumda kalması, dünyamızı jeopolitik bir durgunluğa (resesyona) sokmuştur. Bu nedenle paralı askerler, terör örgütleri, asker benzeri kuvvetler öne çıkmıştır.
Terör Örgütleri Neden ve Nasıl Ortaya Çıkar?
Bireysel veya organize bir terör örgütünün ortaya çıkmasında birçok sebep vardır. Ancak terörün esas kaynağının insan olduğu dikkate alındığında olayın kökenine sosyolojik, kültürel, ideolojik ve ekonomik faktörler yönünden yaklaşmak gerekir.
Ulusal Çaptaki Terör Faaliyetlerinin Nedenleri
Ülkeler, kuruluşlarından itibaren kendi anayasaları çerçevesinde halklarının refah ve mutluluğu ve ülkelerinin bekası için süratle kalkınmaya çalışırlar.  Rejimlerinin tipine göre bu faaliyetler halklar arasında farklılıklar yaratabilir. Bu bağlamda ulusal çaptaki terör faaliyetlerinin oluşumu temelde iki nedenle ortaya çıkar.
·        Ülke içinde yönetimsel, gelir dağılımı bozukluğu, inanç, etnik köken ve kimlik tabanlı baskıya maruz kalan bir kesimin mevcudiyeti (Bask ve Ira Modeli) veya 
·        Ülke içindeki bir grubun dış güçlerin politika ve stratejilerine göre kullanılmak üzere finansal, idari, lojistik yönden desteklenmesi ve sözde bir ideoloji etrafında yönlendirilmesi (PKK, IŞİD, Taliban)
Uluslararası Terörün Kaynak ve Nedenleri
·        Birincisi, başta uyuşturucu ve silah kaçaklığı olmak üzere tamamen finansal rekabete ve genelde iç hesaplaşmalara dayalı mafya tipi terör faaliyetleridir. Ancak bu çatışmalarda tamamen masum insanlar ve ülkelerin alt yapıları da zarar görebilmektedir.
·        İkincisi, bir ülke içinde veya çevresinde siyasi otonom kazanmak için teröre başvurulması ve bu faaliyetin ortak çıkarlar paralelinde dış güçlerce desteklenmesidir
·        Sonuncusu ve sürekli olan terör faaliyetleri ise intikam amaçlı ideolojik ve inanç temelli (cihat) terör faaliyetleridir. Bu faaliyetleri de
-         Bireysel nedenler;  Küresel güçlerin yaptığı kitlesel saldırılarda ailesini ve yakınlarını kaybedenlerin başlattığı terör
-         Milliyetçi nedenler; ülkesini ekonomik olarak sömüren veya siyasi varlığını reddeden küresel güçleri engellemek için başlatılan terör (Filistin Kurtuluş Örgütü)
-         İdeolojik ve dinsel nedenler;  küresel sistemin modern sömürü şeklinde ortaya çıkan siyasi, finansal gücünü ve İslam düşmanlığını engellemeye yönelik terör ( El Kaide,  Taliban, IŞİD, HAMAS)
Terör Örgütlerinin Temel Yapısı
Hangi tip terör örgütü olursa olsun genelde bunların temel özellikleri değişmez. Bunları şöyle sıralamak mümkündür;
·        Hepsinin kutsal, dokunulamaz ve seçilmiş bir lideri olması gerekir
·        Hepsinin kendilerine uygun bir düşman veya hedef bulmaları gerekir
·        Hepsinin mutlaka mali kaynak bulmaları veya almaları gerekir
·        Hepsinin kabul edilen düşmanla mücadele için ideolojik bir slogan veya sembole sahip olması gerekir
·        Hepsinin paralı veya inanç bağlamında aldatılmış/ kandırılmış veya aşırı derecede ikna edilmiş insan kaynağı bulmaları gerekir
Bu temel özelliklerin hepsi bir bütündür. Bir veya ikisinin eksikliği terör örgütünün yapısını sarsar ve ömrünü kısaltır.  Tabii ki en önemli ikisi ve olmazsa olmazı mali ve insan kaynağıdır. Mücadele de bu iki unsur öncelikle ele alınır.
Nükleer Kimyasal ve Biyolojik Terör
Dünyada, 2001 İkiz Kuleler saldırısı dışında büyük çapta organize bir terör faaliyeti olmadı. Günümüzde canlı bomba, kalabalık yerlere bireysel silahlı saldırı ve araçla bombalama şeklinde yapılan terör faaliyetleri ile sıkça karşılaşıyoruz. Harp içinde veya büyük şehirlerde yeraltı treni gibi kapalı mekânlarda yasak olmasına rağmen kimyasal silahlıların da kullanıldığını gördük. Terör örgütleri ile mücadele de kararlılık gösterilemezse veya küresel sistemde insan odaklı iyileşmeler yapılamazsa en tehlikeli silah olan biyolojik silahların da kullanılması olasılığı uzak değildir.
Nükleer güvenlik konusu, uluslararası bir güvenlik sorunu olarak ilk defa Obama tarafından 2009’da Prag’da dile getirildi. Bu yönlendirici konuşmada Başkan Obama şöyle konuştu: Teröristlerin asla bir nükleer silaha sahip olmayacağından emin olmalıyız. Bu küresel güvenliğe en acil ve mutlak tehdittir. Nükleer silahlı bir terörist kitlesel bir tahribe yol açabilir.  [2] UAEK başkanına göre greyfurt büyüklüğündeki bir plütonyum nükleer bir silaha dönüştürülebilir.  Ama daha olası bir tehlike Kirli Bombadır. Klasik atma ve patlayıcı silahlar kullanılarak küçük miktarlardaki nükleer materyaller ile radyasyon yayılabilir. Buna Kirli Bomba adı verilmektedir. Bu miktarlar, üniversitelerden, hastanelerden ve güvenliği düşük diğer tesislerden elde edilebilir. Kirli Bombalar büyük bir şehri paniğe sevk etmek için yeterlidir.  Ayrıca bu bombaların psikolojik, ekonomik ve siyasi etkileri çok daha büyük olacaktır.  CIA Başkanı John Bernan Şubat ayında CBS News’a yaptığı açıklamada IŞİD’in daha önce kimyasal silahlar kullandığını ve aşırıcıların, nükleer silah yapımının imkânları dâhilinde olduğu düşünülmektedir demiştir. UAEK verilerine göre 1990’ların ortalarından yani Sovyetler Birliğinin dağılmasından itibaren bugüne kadar yetkisiz kişilerin eline geçme veya çalıntı nükleer materyal kapsamında yaklaşık 2800 illegal trafik tespit edilmiştir. Benzer bir olay da geçen sene Irak’ta meydana gelmiştir. IŞİD’den kaynaklanan nükleer terör riskinin iki yıl öncesine göre daha yüksek olduğu açıklanmıştır.
Terörle Mücadelede Nükleer Bomba Kullanılabilir mi?
Nükleer güvenlik zirvesinden bahsedilirken, 1945’den sonra yeniden bir nükleer bomba kullanılması konusu da tartışılmaya başlandı. Amerikan Başkan adayı Trump bir konuşmasında Avrupa’da ve Ortadoğu’da nükleer silah kullanılabileceğini dile getirirken[3], Rusya Devlet Başkanı Putin IŞİD’le mücadelede umarım nükleer silahlara ihtiyaç olmaz diye konuştu. [4] 2013 yılında İsrail’in topla Şam’a atılan bir taktik nükleer bomba[5] kullandığı iddia edildi.[6]  Ancak konu hakkında hiç haber yapılmadı ve Suriye sessiz kaldı. Veterans Today’in Suriye gezisinde, Rus nükleer araştırmacılarının olay mahalline giderek inceleme yaptığını ve bunun bir nükleer saldırı olduğunu doğruladığını öğrendi. Bu olay IŞİD’le mücadele zor durumda kalındığı takdirde ABD ve Rusya’nın ortak kararıyla taktik nükleer bomba kullanılmasının mümkün olduğunu göstermektedir. Zor durumda kalmanın kıstaslarına gelince, IŞİD’in normal veya Kirli nükleer bomba yapması,  bunu ve kimyasal/biyolojik silahları kullanması halinde taktik nükleer bombanın kullanılması mümkündür. Ülkemizin PKK ve IŞİD’le mücadele ederken bu olasılığı da dikkate alması, sınır illerinde NBC [7] tedbirlerin alınması ve eğitimlerinin yapılması son derece önemlidir.
Terörün Soğuk Savaş Sonrası Ortaya Çıkması Tesadüf mü?
Soğuk Savaş dönemi kapalı ve açık ekonomilerin belirli coğrafi alanları sıkı bir kontrol altında tuttuğu bir dönemdi. Her iki bloğun en büyük amacı, üçüncü dünya ülkeleri olarak adlandırılan bağlantısız ülkeler üzerinde nüfuz kazanmaktı. Bu bağlamda bloklar bu ülkeler üzerinde vekâlet savaşları yürütüyorlardı. Örneğin Angola’da Sovyetler ve ABD farklı yerel güçlere destek veriyorlardı. Bazen Vietnam örneğinde olduğu gibi ABD ile Sovyetlerin desteklediği yerel güçler de karşı karşıya gelebiliyordu. Ancak temelde dünya çapında bir terörü ortaya çıkaracak siyasi, ekonomik bir dengesizlik yoktu.  Soğuk Savaş bitip Küresel ekonomik sisteme geçildiğinde bütün dengeler yavaş yavaş değişmeye başladı. Bu dengesizliğe ilk reaksiyon ABD’nin 1998’de Kenya ve Tanzanya’daki elçiliklerine yapılan saldırı ile başladı. 2001’de İkiz Kuleler saldırısıyla zirve yaptı.  Ve giderek yayılarak, çeşitlenerek devam ediyor.  Küresel ekonomik sistemin beyni Finans Kapital Sistem, çok uluslu petrol ve askeri endüstri gelirlerini bankalar ve sigorta şirketleri vasıtasıyla kontrol ve yönlendiren dünya çapında etkili bir sistemdir. İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü, 2011 yılında küresel ekonomi üzerinde orantısız bir şekilde aşırı güç sahibi olan 43 bin uluslararası şirketin analizini yaptı.[8] 1318 şirketin her birisinin ağ içindeki iki ya da daha fazla, ortalama olarak 20 şirketle doğrudan bağlantısı olduğu anlaşıldı. Ayrıca bu şirketler, küresel işletme gelirlerinin yüzde 20’sini ellerinde tutsa da, hisse senetleri aracılığıyla küresel gelirin yüzde 60’ına sahip. Sonuçta, Super-Entity (Süper Birim) adını koydukları ve birbirleriyle çok daha sıkı bağları olan 147 şirket tespit edildi. Bu 147 şirket, küresel ağdaki gelirin yüzde 40’ını elinde tutuyor. Bunların çoğu finansal kurumlar. İlk 20’de;
Barclays Bank, JP Morgan Chase, The Goldman Sachs, Deutsche Bank, Merrill Lynch, Bank of New York Mellon Corp. gibi şirketler var. Sonuçta dünyanın devletler tarafından değil, çok az sayıdaki şirketlerden oluşan bir Süper Birim/Güç tarafından yönetildiği düşüncesinin komplo teorisi olmadığı anlaşıldı. Süper Birim tüm mali piyasalardaki işlemlerin % 95’ini denetleyen 14 büyük firmadan (aile) oluşmaktadır.  Bu 14 aileyi de içeren 50 büyük yapılanmanın toplam varlıkları ise 50 trilyon doları geçmektedir. Bu yapılanma 2500 şirket ve 500 milyon çalışana ulaşıyor ve 100 trilyon dolar varlığı kontrol ediyor. Süper sınıfın üyelerinden Blackstone Grubunun CEO’su Stephen Scwarzman; dünyada hemen her sanayi dalında veya sektörde 20-30 insan gelişmeleri belirliyor demektedir. Sermaye çok küçük bile olsa kardan hiçbir zaman imtina etmez. Yeteri kadar kar sermayeyi gayet pervasız hale getirir. Yüzde 10 kar garantisi, onun herhangi bir yere girmesini sağlayacaktır. Yüzde 20’nin garantisi açgözlüleşmesine, yüzde 50 küstahlaşmasına yol açacak, yüzde 100 onu tüm insanlık kurallarını çiğnemeye hazır hale getirecek, kar garantisi yüzde 300’e çıktığındaysa, artık vicdanını rahatsız edebilecek hiçbir suç kalmayacağı gibi, ölüm de dâhil hiçbir tehlike gözünü korkutmaya yetmeyecektir. [9] Böylesine tekel konumundaki bir sömürü çarkına girmiş ülkeler nasıl daha insancıl ve sosyal devlet odaklı projeler üretebilecek ve insanı teröre iten sosyal ve ekonomik şartları nasıl iyileştirebilecek? Özetle küresel ekonomik sistem ve onun dünya ülkelerindeki türev ve uzantıları karlarından vazgeçmedikleri sürece, terörün esas tabanını oluşturan insan kaynağını durdurmak mümkün olamayacaktır. Adil paylaşım, saygınlık, maddi ve manevi tatmin, kaybetmeye tahammül edilemeyecek bir yaşam standardına sahip olamayan insan ve toplulukların terörün pençesine düşmemesi için fazla bir neden kalmamaktadır.
Terörle Mücadele de Nasıl Bir Çözüm
Küresel ekonomik sistemle bütünleşmiş bir ülkede, bireyleri teröre kaptırmamak için yapılabilecek çok şey vardır. Öncelikle aile yapısını ekonomik olarak güçlendirirken çocukları küresel sistemin dijital etki alanlarından koruyucu tedbirlerin alınması gerekir. Bunu yaparken yasaklardan ziyade,  özgür düşüncenin öne çıkması, bireyin kendi kararlarını kendi verecek bir eğitimle donatılması gerekir. Bu bağlamda akıl ve bilime dayalı bir eğitim ve geleneksel toplum değerlerinin korunması önemlidir.
Kimlik edinme ihtiyacı insanın doğuştan zayıf bir varlık olmasına bağlı bir zorunluluktur. Hiçbir birey toplumsal bir çevre içinde olmadan gelişemez. Toplumdaki aidiyet ve kimlik duygusunun değişebilir olduğu unutulmamalıdır. Kimlik duygusu, yeniliğe ve değişmeye açık bir süreklilik yaşantısıdır. İngiltere’de doğup büyüyen bir Pakistanlı teröre karışabiliyor. Alt kimliğinin etkisinden kurtulamayabiliyor. Bir topluluğun üyelerinin büyük ölçüde görüş birliği içinde olduğu ve onları ortak bir paydada buluşturan kültürel ve sosyal ve psikolojik mensubiyet duygusu olmadan toplumsal birlik ve dayanışma sağlanamaz. Bu nedenle kültürel ve ulusal kimliğimiz nedir? Sorusu gündemden hiçbir zaman düşmeyen hayati ve politik bir sorudur. İnsan evladı belirli bir dine mensup olmadan da yani din kardeşlerinin oluşturduğu müminler topluluğuna katılmadan da manevi ihtiyaçlarını karşılayabilir ve bu anlamda özgün bir inanç kimliği oluşturabilir. [10]
Sonuç
·        Dinler kimlik kurucu asli öğe oldukça, dünya barışından ve evrensel bir kimlikten söz etmek boş bir hayal gibi görünmektedir.
·        Fanatizmin, etnik terörün ve ideolojik savaşların kimlik siyasetleri üzerinden yapıldığı düşünülürse, kimliğin birleştirici, kaynaştırıcı özelliği kadar ayrıştırıcı, kışkırtıcı, dışlayıcı yani kısacası “ölümcül” olabileceği de akılda tutulmalıdır.
·        Küresel ölçekte “insanlık ailesine” mensubiyet, tüm alt kimliklerin üstünde tutulabilirse ancak o zaman evrensel bir kimlikten söz edebiliriz. Küreselleşme” olgusunun bir anlamda bunu sağlayabileceği ileri sürülse de bu görüş, ciddi bir ideolojik saptırma olduğundan aldatıcıdır.
·        Şirketler hükümetlerinin izni olmadan her türlü silah ve cephaneyi, malzemeyi kar amacıyla pervasızca satıyorlar. Bunun mutlaka durdurulması ve kontrol altına alınması lazım.
·        Küreselleşme, daha doğru bir tanımla küreselleşmiş finans kapitalin “Küreselleştirme” eğilimi, kapitalist ülkeler ittifakının tüm dünyayı bir “Pazar” haline getirmesine ve finans kapitalin karlarını maksimize etme amacına matuf olduğu için dünya barışını sağlaması yapısı gereği mümkün değildir.
·        Silah üretici şirketleri hükümetlerinin izni ve haberi olmadan bazen sadece haber vererek terör örgütlerine veya bunların aracı ve taşeron şirketlerine her türlü silah ve askeri malzemeyi satmaktadırlar. Bunun mutlaka BM Atom Enerjisi Kurumu’na benzer bir kurumsal mekanizmayla kontrol altına alınması gerekir.
·        Enerji kaynaklarına sahip olmak, refahı, sosyal barışı ve demokrasiyi garanti etmemektedir. Rusya dâhil, kaynaklar sadece Batı teknolojisi ile işletilebiliyor. Üretim sonrası depolama, ulaştırma,  pazarlama da çoğunlukla kaynaklara sahip ülkelerin olanakları dışındadır. Buradan çıkarılacak sonuç, enerji güvenliği, siyasi istikrar ve terörden arınmış bir dünya için tüm bu ülkelerin 1920’lerden beri olduğu gibi hegemonyan ülkelerle tek taraflı klasik bir sömürgecilik ilişkisi yerine, bu ülkelerin halklarına harcanmak üzere daha adil paylaşım anlaşmaları yapılmasıdır.
·         Terör ortamının iyileştirilmesi, Finans Kapital Sistemin yüksek kar paylarını, güvenli ve sürdürülebilir daha az kar paylarına tercih etmesi ile mümkün olabilir. Yukarıda ortaya konan veriler ışığında bu pek mümkün görülmemektedir. O zaman her ülkenin bir şekilde yeniden ekonomik anlamda bağımsızlık savaşı vererek Küresel Sistemden çıkmaya çalışmasından başka çare görülmemektedir. Bu sağlanabilirse her ülke ekonomik ve siyasi ilişkilerini Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi ikili ilişkiler üzerinden yürütecektir. En azından kendi bütçesine daha fazla gelir sağlama olanağı bulabilecektir. Ancak bunu yapmak ve Finans Kapital Sistemin zincirinden kurtulmak çok zordur. Çünkü küresel sistemin sağladığı on binlerce ürünü kullanmaya alışmış bir toplumu, bu ürünlerin büyük bir kısmını kısıtlamaya ve onları yeniden sadece ülke içindeki kaynaklara razı etmeye ikna etmek herkesin başarabileceği şey değildir. O nedenle güçlü liderlere ihtiyaç var. 


[3] http://www.independent.co.uk/news/world/americas/us-elections/donald-trump-refuses-to-rule-out-using-nuclear-weapons-in-attack-on-europe-a6961101.html

[4]    Putin: Umarım IŞİD’e karşı nükleer silah kullanmaya gerek kalmaz 9.12.2015
http://tr.sputniknews.com/rusya/20151209/1019556613/putin-isid-nukleer-silah.html#ixzz44kpMOvPZ

[5] Şiddeti ve radyoaktif etkisi sınırlı nükleer bombalara taktik nükleer bomba adı veriliyor.

[6] Önemli iddia: İsrail, 2013'te Şam'da taktik nükleer bomba kullandı. http://haber.sol.org.tr/dunya/onemli-iddia-israil-2013te-samda-taktik-nukleer-bomba-kullandi-131228

[7] Nüclear, Biological, Chemical
[8] Bu çalışmanın raporu New Scientist adlı derginin 24 Ekim 2011 tarihli 2835 numaralı sayısında yayınlanmıştır.
[9] Karl Marks Kapital Cilt1 s. 760
[10] Prof. Mehmet Cengiz Güleç İzmir Sinerji Grubu Konferansı 15 Mart 2017

9 Mart 2017 Perşembe

AKP'nin çıkarttığı "Yurt dışında seçim propagandası" yapmayı suç sayan kanun: RESMİ GAZETE, 22 Mart 2008 Cumartesi, 26824 Sayılı (Mükerrer) Gazete


Anayasanın 94/A maddesi, 3.cü şıkkına göre 
Yurt dışında ve yurt dışı temsilciliklerde seçim propagandası yapılamaz.” link

Anayasa 79 madde
Değişik: 31.5.2007 - 5678/2 md.) 
Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların halkoyuna sunulması 
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi işlemlerinin
Genel yönetim ve denetimi de milletvekili seçimlerinde 
Uygulanan hükümlere göre olur