21 Aralık 2015 Pazartesi

TSK'DA FETHULLAHÇI YAPILANMA - 1,2,3 // Soner YALÇIN, (İKTİBAS)

TSK'DA FETHULLAHÇI YAPILANMA - 1,2,3
(Yönlendirilmiş toplu iletidir-MKA)
TSK'da Fethullahçı yapılanma-1
29 Mayıs 2015 21:58
Yeni oğlanlar
(Soner Yalçın, Sözcü, 27 Mayıs 2015)
Tespit 1)
Tarih: 27 Haziran 2014.
Akşam’ın sahibi yine Ethem Sancak idi.
Akşam’ın genel yayın yönetmeni ise, AKP eski Milletvekili, Erdoğan’ın danışmanı Mehmet
Ocaktan idi.
O gün manşetleri şuydu: “Karargah’ta 40 ‘Paralel’ Paşa.”
Habere göre, Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla üç aydır çalışan bir ekibin, 40 general ve
amiralin “paralel” örgüte çalıştığını tespit etmişti!
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Özel, haberi
“büyük bir sorumsuzluk örneği” olarak değerlendirip tepki gösterdi. Erdoğan tepkisiz kaldı…
Haberi yapan Ahmet Dinç kovuldu.
Tespit 2)
a haber kanalı gibi yandaş televizyonlar Ergenekon-Balyoz kumpasları ortaya çıkınca bu
davalardan yargılanan, askeri hakim Ahmet Zeki Üçok, Yarbay Mustafa Dönmez gibi
askerleri ekrana çıkarmaya başladı. Askerler Cemaat’in darbe yapacağı ihtimalinden
bahsedince -iddiaya göre- Genelkurmay’dan gelen direktif üzerine bu komutanlar bir daha
ekrana çıkarılmadı.
Tespit 3)
Zübeyir Kındıra adını hatırladınız mı?
Ankara Polis Koleji’nden mezun oldu. Polis Akademisi’nden atıldı.
Gazeteci oldu ve “Fethullah’ın Copları” adlı kitabını yazarak, ilk kez Emniyet içindeki
Cemaat örgütlenmesini gündeme getirdi. Hayatı karartıldı; otomobili kundaklandı; Türkiye,
Star, Akşam, Sabah gibi gazetelerden kovuldu; hiçbir yayın organında iş bulamadı; bir Ege
kasabasına çekilmek zorunda kaldı. Kitabı da -yapılan algı operasyonları sonucukamuoyundan
yeteri kadar destek bulamadı!
Fakat…
15 yıl sonra Türkiye, Emniyet içindeki Cemaat yapılanmasının boyutunu görünce şoke
oldu.
Bu kez…
TSK’dan atılan bir subay kolları sıvadı; Türk Ordusu içindeki Cemaat yapılanmasını yazdı…
Bakalım başına ne gelecek?..
Emniyet’ten ziyade TSK’da etkinler
Adı, Yavuz Selim Demirağ.
1978’de Kuleli Askeri Lisesi’ne girdi. 1985’te Kara Harp Okulu’ndan atıldı.
Gazetecilik yapıyor.
İki gün önce, “İmamların Öcü/Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Cemaat Yapılanması” adlı kitap
çıkardı.
İki yıl önce, Harp Okulu’ndan ayrılmaya zorlanan bir askeri öğrencinin anlattıklarıyla
başlayan araştırma, inanılmaz gerçekleri ortaya çıkardı.
Fethullah Gülen’in “devletin kılcal damarlarına kadar gireceğiz” sözünden hareket eden
Yazar Demirağ, TSK’ya sızma girişiminde ilk hedefin -tüm askeri yazışmaların geçtiği gibistratejik
bölümler olan; “Personel Şube” ile “Ölçme-Değerlendirme Şubesi” olduğunu
belirtiyor.
Bu şubeler aracılığıyla Cemaat ilk kez 1986 yılında soruları çalmıştı. O yıl 450 öğrenci alan
Kuleli’ye 300’ye yakın Cemaat talebesi sokulmuştu! Maltepe ve Işıklar ile bu sayı 800‘ü
buluyordu!
İlk kimi Cemaat talebeleri dikkatsizdi ve bir yıl sonra yapılan gizli soruşturma sonunda
Cemaat evlerine giden 150 öğrencinin ilişiği kesildi. Peki ya diğerleri?
Demirağ, birini örnek veriyor; Balyoz davasıyla ilgili binlerce sayfalık CD’leri 19 günde
“inceleyip” raporunda, “Bu bir darbedir” diyen Kurmay Binbaşı Ahmet
Erdoğan! Bilirkişi’nin kim olacağına kim karar vermişti; -Ağustos’ta Genelkurmay Başkanı
olması beklenen Kara Kuvvetleri Komutanı- Orgeneral Hulusi Akar! Geçelim…
Demirağ hiç de rastlantı olmayacak bir gerçeğin altını çiziyor:
1986’da askeri liselere girip 1994’te Harp Okulu’ndan mezun olanlar TSK tarihinde bir ilke
imza atmışlardı: En fazla kurmay çıkaran bu devreydi!
Kitap bu devreden; Balyoz Davası’nda konu edilen Birinci Ordu Komutanlığı’ndaki semineri
hazırlayanlardan olup yargılanmayan -ve üstelik tanık yapılan- şimdi Cumhurbaşkanlığı
Muhafız Alay Komutanı olan Kurmay Albay Muhammet Tanju Poshor gibi kimi subayların
şaşırtıcı kariyerlerini anlatıyor!..
Tehlikenin farkında mısınız?
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendi bünyesinde istihbarat birimi yok. Bilgileri MİT’ten alıyor.
MİT, “Paralel Yapı” ile ilişkisi olan çoğunluğu astsubay iki bine yakın subayın adını
Genelkurmay’a bildirdi.
Demirağ; dosyayı bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’e
verdiğini ayrıntısıyla yazıyor. Genelkurmay direniyordu; “delillendirilmemiş bir
çalışma” diyordu MİT’in raporuna…
Ergenekon-Balyoz sürecinde adı, “personelini koruyamayan komutana” çıkan Necdet
Özel bu kez subaylarına kol-kanat germişti! (Kitap, Necdet Özel’le ilgili -rahmetli Teoman
Koman’ın söyledikleri gibi- çok özel bilgiler veriyor, konu dağılmasın/ bunlara girmeyeyim…)
Sonuçta…
Genelkurmay Askeri Savcılığı, Cemaatçi subaylarla ilgili 2014 sonbaharında başladığı
soruşturmada bir arpa boyu yol alamadı.
Soruşturmayı kimler mi yönetiyor?
Tuğgeneral Hıfzı Çubukçu Silivri zindanına atılınca yerine -teamüllere aykırı olarak-
Genelkurmay Hukuk Müşavirliği’ne getirilen Albay Muharrem Köse! Kitabın iddiasına göre;
Erdoğan, geçtiğimiz askeri şura’da Albay Köse’nin generalliğe terfi dosyasını “Paralelle
irtibatlı” notu nedeniyle engelledi!
Soruşturma savcısı ise Binbaşı Uğur Aydın idi; “bavulcu” Mehmet Baransu sözde darbe
planlarını yazınca Selimiye Kışlası’ndaki Kozmik Oda’ya girmek isteyen savcıydı!
Evet…
“İmamların Öcü/ Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Cemaat Yapılanması” kitabı bana yıllar önce
okuduğum “Fethullah’ın Copları” kitabını anımsattı. O dönemde kamuoyu cemaat sızmasına
ilgisizdi; sonra yaşananlara şaşırıp kaldı.
Ne yazık ki…
Kamuoyu bugün de; TSK’daki Cemaat yapılanmasına ilgisiz…
Sahiden…
Tehlikenin farkında değil misiniz?..
Cemaat’in Emniyet’ten ziyade TSK’da daha etkin olduğuna inanmak mı istemiyorsunuz?
CIA şefi Paul Henze, 12 Eylül askeri darbesi için “bizim oğlanlar yaptı” demişti.
ABD’nin/CIA’nın bugün Türkiye’deki “yeni oğlanları kim?”
Sorum, sanadır canım kardeşim; “cici demokrasicilik” oynayanlara değil!..
TSK'da Fethullahçı yapılanma-2
1 mesaj
29 Mayıs 2015 22:06
"Cemaat içindeydim"
Soner Yalçın, Sözcü, 28 Mayıs 2015
Cemaat’in, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne nasıl sızdığına dair gelen bir mektubu araya hiç
girmeden sizinle paylaşmak istiyorum…
“Sene 2004…
İlkokul 7. sınıftaydım ve bulunduğum ilçenin en iyi öğrencilerdenim.
Cemaat’in Anafen dershanesine devam ediyorum. Dershanenin ikinci döneminde samimi
olduğumuz öğretmenlerimiz bize özel ders vereceklerini; bunu, kendilerinin çok iyi tanıdığı
çalışkan üniversite öğrencilerinin vasıtasıyla yapacaklarını söyledi.
İlk olarak dershanede başlayan ders etkinlikleri, daha rahat olacağı gerekçesiyle öğrenci
evlerinde devam etti. İlk günlerde sadece ders ve gezilerle başlayan bu etkinlikler, aynı
yaştaki arkadaşların katılımıyla devam etti.
Ders veren ağabeylerimizle bağımız 2-3 ay sonra kuvvetlenince çeşitli kitapları bize tavsiye
ettiler. Artık sadece ders çalışmıyor, Fethullah Gülen’in kitaplarını okuyorduk. Aynı
zamanda evlerimize gelip ailelerimizle de tanışarak bağı iyice kuvvetlendirdiler.
Sonraki aşama namaz kılmam oldu. Namaz kaçırmayan ve kitapları eksiksiz okuyanlara
çeşitli hediyeler verildi.
Bir süre beş kişilik grupla bu çalışmalara devam ettim. Yeni bir döneme girdiğimizi
anlamıştım. Artık Cemaat’ten diğer ağabeylerle görüştürülmüyor, sadece tek ağabeyle
program yapıyorduk. Ağabeyin gerçek adını bilmiyorduk çünkü hem o, hem de biz kod
isimler kullanıyorduk. Bunun gerekçesini yıllar sonra öğrendim; ilerleyen zamanda kimse
kimseyi gerçekten tanımadığı için şikayet edemeyecekti!..
Mülakat evleri
7. sınıfın sonunda Sınav Dershanesi’ne kayıt yaptırdık. Bu da başka bir maskeleme
yöntemiydi askeri okula girebilmem için. O günlerde bunun farkında değildim.
8. sınıfa başladığımda ordunun siyonistlerin eline geçtiği, bizim gibi gerçek Türklerin,
Müslümanların orduya girmesi ve Peygamber Ocağı’nı eski günlerine kavuşturmamız
gerektiği anlatılıyordu.
Ben fen lisesine gitmek istiyordum. Bana askeri liseler sınavının yaklaştığını, bu sınava
girerek fen lisesi giriş sınavından önce sınav tecrübesi kazanmam gerektiğini telkin ettiler.
İstemeye istemeyesınav başvurumu ağabeyle birlikte yaptık ve Nisan 2006’da askeri
liseler sınavına girdim.
Temmuz 2006’da durum onların istediği gibi oldu; askeri liseyi kazandım. Fen lisesine
girmemem için ellerinden geleni yaptılar. Ben de kabul ettim askeri okula gitmeyi.
O günden sonra mülakat, spor ve sağlık muayenesi için çalışmalar başladı.
Mülakat için hazırlanan bazı evlere götürülüyordum. Bu evlerde daha önce görmediğim
ağabeyler, mülakat odası şeklinde bire bir düzenlenmiş odada bazı sorular sordu, mülakat
sonunda ise yanlış cevaplandırdığım soruların yanıtlarını verdiler. Terör sorunu, türban
sorunu, Atatürk ilkeleri gibi genel; kıyafet seçimim ve kız arkadaşın olup olmayışı gibi daha
özel sorulara kadar onlarca soru soruldu.
Sabahları erken kaldırılıp bir spor kompleksinde koşu, şınav ve mekik çalıştırıldım. Aynı
zamanda Pendik’te bir özel hastaneye götürülüp baştan ayağa kontrol
ettirildim. Hastanede isim veya kimlik bilgisi istenmedi. Hiç zorlanmadan bu aşamaları
geçerek Kuleli Askeri Lisesi’ne girdim (2006- Ağustos)…
Terzi dükkanları
Kuleli Askeri Lisesi’nin açılışına bir ay vardı. Bu bir ay içinde Kadıköy ve Üsküdar’a
götürüldüm. Bazı terzi ve kıyafet dükkanları gösterildi. Hafta sonu izinlerimde bu dükkanlara
girip, kabinde bırakılmış sivil kıyafetleri giymem ve belirlenen buluşma noktasına
gitmem istendi. Buluşma noktasında ağabeyi gördükten sonra 50 metre mesafeden onu
takip etmem şarttı. 20-25 dakikalık yürüyüş sonunda genelde sakin ıssız bir ara sokaktaki
eve, beşer dakika arayla girilirdi.
Askeri lise döneminde buluşmalar öğrenci evlerinde yapılmazdı. Cemaat okul ve
dershanelerinde çalışan öğretmenlerin evleri bu iş için kullanılırdı. Çünkü yakalanmamız
durumunda özel ders aldığım yalanı ezberletilmişti. Ders programlarımız ve ücretimiz bile
belirlenmişti.
Hafta sonu buluşmalarına gitmemek, çok büyük suç ve ayıptı. Bir hafta buluşma kaçırınca
bunun telafi edilemeyeceğim, dinden soğuyacağım hatta dinsizliğe kayacağım söylendi.
Kuleli’deki ilk dönemimde buluşmalara hemen her hafta gidiyordum. Eskisi gibi rutin olarak
devam ediyordu her şey, Fethullah Gülen kitaplarına ek olarak Said Nursi kitapları da
okutulmaya başlandı. Gizlilik önemliydi. Namazı okul içinde de gözlerimle kılmak istendi.
Fakat, okulda verilen konferanslar bütün fikir hayatımı etkiledi.
Başka kitaplar okumaya başladım. Sizin gibi kimi yazarların Cemaat hakkında yazdıkları ilgimi
çekti; nasıl bir yapı içinde olduğumu düşünmeye başladım. Gözüm açıldı…
Cemaat ağabeylerine bizi neden askeri okullara soktuklarını bizden ne beklediklerini sormaya
başladım.
Kuleli’deki ikinci senemde görüşmelerimi tamamen kestim. Bu dönemden sonra beni takip
etmeye başladılar.
Yaz tatilinde birkaç kez daha görüşüp kendilerine bu yapı içinde olmayacağımı belirttim.
Bana ordu içindeki yapılanmanın artık çok güçlü olduğunu, hatta içinde bulunduğum
devrenin neredeyse yarısının kendi adamları olduğunu, subayların da bir kısmının
kendi etkilerinde olduğunu söyleyerek gözdağı verdiler. Ben gözdağı sanıyordum…
Kuleli son sınıf gelene dek her hafta düzenli olarak cep telefonundan arayarak okuldan
attırmakla tehdit ettiler.
Son sınıfa geldiğimde hem disiplin hem de derslerim açısından Kuleli’nin ilkleri arasındaydım.
Bunun da verdiği özgüvenle son kez restleştik ve Cemaat’le bağımı kopardım…”
Sonra ne olduğunu yarın yazacağım…
Cemaat’in, TSK’ya yönelik büyük kumpası sadece cezaevine attırdıklarıyla sınırlı değil…
TSK'da Fethullahçı yapılanma-3
29 Mayıs 2015 22:12
Şok mangası
Soner Yalçın, Sözcü, 29 Mayıs 2015
ESASDER nedir, bilir misiniz?
Bildiğinizi sanmam…
En iyisi baştan anlatmak…
Askeri öğrenciler, Kuleli, Maltepe, Işıklar gibi askeri liselerden mezun olduktan
sonra Harp Okulları’na sınavsız geçer.
Ancak…
İzmir Menteş bölgesindeki kampta intibak eğitiminden geçerler.
Burada askeri öğrencilere, yüzme gibi sporlar yaptırılır; temel askerlik bilgisi
verilir; ve atış becerileri geliştirilir. Fakat…
Kimi öğrenciler “Şok Mangası” adı verilen özel gruplara alınır.
Bu gruptaki öğrencilerin eğitimi çok ağırdır; bunlara, günde sadece 2-3 saat uyku
izni verilir; yemeksiz ve susuz çok ağır eğitimler yaptırılır; sürekli küfür ve
hakaretle psikolojik şiddet uygulanır.
Örneğin, saat 13.00’te başlayan eğitim ertesi gün 05.00’e kadar aralıksız
sürer!
Evet… “Seçilen” askeri öğrenciler günlerce uyumaz; bin bir hakaret işiterek
eğitim yaparken; diğer “seçilmeyen” öğrenciler günlük standart uykularını alır, üç
öğün yemeklerini yiyip, hafif spor yapar…
Amaç bellidir; “Şok Mangası”na “seçilen” askeri öğrenciler yıldırılarak Türk
Silahlı Kuvvetleri’nden koparmak!
Peki…
Kimi askeri öğrenciler “Şok Mangası”na kimler tarafından hangi kıstaslarla
seçiliyordu?
Meselenin özüne geliyoruz…
“Seçilmişler”
Askeri öğrenci Alparslan Arısoy’un; Alev Coşkun’un, Mustafa Kemal’i
anlattığı “Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay” kitabını okuması “Şok
Mangası”na seçilme nedeniydi! Sonrası malum; ayrılmak zorunda kaldı…
Bu köşede dün mektubunu yayınladığım askeri öğrenci, Cemaat’le ilişkisini
kopardıktan sonra “Şok Mangası”na seçildi. Sonrası malum; ayrılmak zorunda
kaldı. Şöyle yazıyordu mektubunda:
“Şok mangasına alınarak bezdirilen seçilmiş öğrencilere bir kağıt imzalatılıyordu.
Kağıtta, kendi isteğimizle ayrıldığımız, hiçbir şekilde baskı
görmediğimiz yazılıydı. Ayrılmadan önce doktor geliyor, kabaca bir muayene
yapıyor ve ‘cebir-şiddet görmemiştir’ raporu veriyordu. Bu olay 2006 senesinde
başladı ve hâlâ her kampta devam ediyor. Ne ilginçtir; ayrılan tüm öğrencilerin,
her sene virgülüne kadar aynı dilekçeyi vermesi yukarıdan (karargahtan)
kimsenin dikkatini çekmiyor!..
Askeri lise yıllarımda ders başarılarıma, aldığım disiplin onur
belgelerime, davranışlarımdan dolayı aldığım taktir
belgelerine, komutanlarımın ‘harp okuluna gitmeden dahi teğmen yapılabilecek
bir öğrenci’ notuna ve askeri yaşantım boyunca hiç ceza almamama
rağmen rest çektiğim Cemaat beni okuldan ayırmayı başardı.
Harp Okulu’nun kapısından çıktığımızda beş arkadaş yürüyemez halde otogara
ulaştık memleketlerimize dönmek üzere. Ailemin dahi okulu bıraktığımdan haberi
olmadan önceCemaat ağabeyleri arayarak çok üzgün olduklarını, beni defalarca
uyardıklarını, sonucun bu olduğunun belli olduğunu söylediler… “
“Allah bunları görüyor”
Askeri öğrenci Ümit Berkan Kılıç, babası emekli Astsubay Bilal Kılıç’a yazdığı
mektupta Menteş Kampı’nda yaşadıklarını şöyle anlattı:
“Babacığım bana ilk iki yıl nedense inanmadın, daimi olarak beni haksız buldun.
Oysa ben bu okulda Harbiye ruhunu, terbiyesini almış biriyim asla yalan
söylemedim, ama maalesef böyle. Planlı, maksatlı bir grubun baskısı var
burada. Özellikle askeri liselerden gelenler ki en başarılı öğrenciler birer birer
okuldan uzaklaştırıldı…
Sevgili babacığım senin adını lekeleyecek hiçbir şey yapmadım. Adalete inancım
kalmadı. Ben elimden geleni yapıyorum. Allah bunları görüyor. Lütfen sen
üzülme. Ama inan babacığım okuldaki bu kadro beni okutmaz. Allah bana bu
haksızlığı reva gösterenlerden hakkımı sorsun…”
Ümit Berkan Kılıç canından çok sevdiği Harbiye’den ayrılmak zorunda
bırakıldı…
Cemal Öztürk, Mustafa Yılmaz, Muhammed Akbulut, Mert Tunçbilek, Veli Cihan
Gökkaya, Hasan Hüseyin Akşit, Bayram Tuğrul Yıldırım, Muharrem Yayla…
Onlarca askeri öğrenci, TBMM Dilekçe Komisyonu’na verdikleri dilekçelerde,
askeri okullarda ayrımcılığa uğradıklarını ve haksız olarak ilişiklerinin kesildiğini
belirterek, konunun araştırılmasını istedi…
Bilirkişi Doç. Dr. Hüseyin Cinoğlu tarafından TBMM Alt Komisyonu’na
sunulan raporda; özellikle 2008 yılından itibaren “kendi isteğiyle” okuldan ayrılan
öğrencilerle ilgili istatistiklere bakıldığında bu rakamın oldukça yüksek olduğuna
dikkat çekilerek, “Ayrılma kararının kendi özgür iradeleri ile değil de, değişik
baskı ve uygulamalar sonucu aldırıldığı” yazılıydı. Sonuç alınamadı.
Oysa.. Bu öğrenciler arasında askeri liseyi derece ile bitirmiş çok sayıda öğrenci
vardı. Yani bunlar geleceğin kurmay subaylarıydı…
Örneğin, Kuleli Askeri Lisesi’ni 100 puanla bitiren; atletizm dalında 20’ye yakın
madalyası bulunan Turgut Selman Tümer, Menteş Kampı’ndaki baskılar sonucu
ayrılmak zorunda bırakıldı.
Örneğin, Maltepe Askeri Lisesi’ni birincilikle bitiren Mehmet Altan da ayrılmak
zorunda bırakıldı.
TBMM ne yaptı dersiniz; Askeri öğrencilerin ayrılığını kolaylaştırmak için, 2012
yılında tazminat miktarını 40 bin liradan 15 bin liraya düşürdü!
Son yedi yıl içinde ayrılmak zorunda bırakılan askeri öğrenci sayısı 2 bin 396 idi.
Harp Okulları’nda askeri öğrenci açığı sivil okullardan alınan öğrencilerle
dolduruldu! Örneğin, 2010’da Hava Askeri Lisesi’nden mezun olan 159
öğrenciden sadece 70’i Hava Harp Okulu’nda kaldı. 200 kişilik mevcudun 130’u
ise sivil okullardan gelenlerdi.
Peki…
Askeri liselerde Atatürkçü öğrencileri fişleyen ve sistemli bezdirme yapan “Şok
Mangası” subaylarının kimler olduğunu Genelkurmay karargahı bilmiyor mu?
Neler olduğunu öğrenmek isteseydiler, bir gün olsun ESASDER’in kapısını
çalardı.
ESASDER ne mi?
Eski Askeri Öğrenciler Derneği…
Haklarını almak için mücadele ediyorlar.
Siz hâlâ…
Cemaat’in, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde ne kadar güçlü olduğunu görmek/anlamak
istemiyor musunuz?...

16 Aralık 2015 Çarşamba

Ermeni Meselesi, Prof. Dr. Ahmed Akgündüz

Bir Büyük Yalan, Menfur Plân; Kalleşçe Düşmanlık ve İftira Furyası: Ermeni Meselesi...
Prof. Dr. Ahmed Akgündüz
 Bu günlerde yine Ermeni meselesi gündemde. Konuyu tarihi belgelere dayanarak ve gerçek sebeplerine inerek izah etme eğilimi zayıf. Bu sebeple konuyu tekrar ele almak gerekmektedir. Meseleyi bir kaç yönden açıklamak icabediyor.
Birincisi; Tarih boyu Ermeniler, millet-i sâdıka sıfatıyla Osmanlı ülkesinde zimmî tabir edilen statüde yani Müslüman bir ülkenin gayr-i müslim vatandaşı sıfatıyla yaşamışlar ve Osmanlı Devleti, vatandaşlarına tanıdığı bütün hak ve hürriyetleri onlara da tanımışlardır. Şunu belirteyim ki, 1071'den yani 909 seneden beri, şayet bu uzun tarih dönemeci içerisinde biz Müslüman Türkler, azınlıkların hak ve hürriyetlerine saygı göstermeseydik, bugün Türkiye'de az da olsa azınlıklardan söz edilebilir miydi? Aynı tarih dilimi içerisinde İspanya'da Müslüman azınlıktan eser kalmaması, Avrupalılar, daha doğrusu Hıristiyan milletler ile bizlerin yani Müslümanların, bu konudaki gerçek tutumlarını göstermektedir. Ermenilere temel hak ve hürriyetler tanındığı gibi, İslâm Dininin koyduğu prensipler ışığında din ve vicdan hürriyeti de tanınmıştır. Tanzîmât’tan sonra ve özellikle de İttihâdcılar zamanında, siyasi haklar, Müslümanlar kadar Ermeniler için de kabul edilmiştir. Hatta II. Abdülhamid, maalesef Ermeni kâtili diye itham bile edilmiştir. II. Abdülhamid döneminde Agop Paşa, Hazine-i Hâssa Nâzırıdır. İttihâdcılar ise, Osmanlı Devleti’ne ihânet eden Gabriel Noradungiyan’ı Hâriciye nâzırı yapacak kadar basiretsizleşmişlerdir.
Osmanlı Devleti’nin bu davranışlarına mukabil Ermeniler, Rusya’nın tahriklerine kapılarak ve Berlin Muâhedesinin 61. maddesine dayanarak devlete isyan etmeye başlamışlardır. Aslâ çoğunluk teşkil edemedikleri Doğu ve Güneydoğu Vilâyetlerinde Müslüman insanları ve özellikle Müslüman Kürtleri kesmeye başlamışlardır. 1886’da kurulan Hınçak Cemiyeti ve bunun gibi bir Ermeni komitesi olan Taşnak Cemiyeti üyeleri, Osmanlı ülkesinde terör estirmeye başlamışlardır. Bu terörü Hamidiye Alayları ile durduran Abdülhamid, Kızıl Sultân diye itham edilmiştir. 1894’de Sason’da isyan eden Hamparsum Boyacıyan Harput Milletvekili olarak İttihâdcılar tarafından Meclis’e bile getirilmiştir. Abdülhamid’i bomba olayı ile yok etmek istemeleri, İstanbul’da arka arkaya patlayan Ermeni ayaklanmaları, onların dış güçlerin emriyle hareket ettiklerini açıkça ortaya koymuştur.
Nihâyet 29 Ekim 1914’de I. Cihan Harbine giren Osmanlı Devleti’ni, Doğudaki Ermeniler, Ruslarla birlikte arkadan vurmaya başlamıştır. Hatta Van’ı boşaltan Ruslar, burayı Ermenilere teslim edince, şarkta Müslüman katliamı başlatmışlardır (3.8.1915). İşte bu dönemde bütün Osmanlı topraklarında, Doğu ve Güneydoğu dahil ve abartılı bir rakamla, sadece 1.300.000 Ermeni yaşamaktadır ve bütün Osmanlı nüfusunun da sadece % 5’ini teşkil etmektedir. Bütün tedbirlere rağmen Ermenilerin Müslümanlara uyguladıkları katliam durdurulamayınca, Nisan 1915’de Dâhiliye Nâzırı Tal’at Bey, Doğu ve Güneydoğudaki 500.000 civarı Ermeninin, mecburi göçe zorlanması (tehcir) kararını almıştır. Gaye, Rus ordularının yollarından Ermenileri uzaklaştırmaktır. Asker himayesinde Irak, Suriye ve Lübnan’a sürgün edilen Ermenilerden bazıları yolda ağır yol şartlarından ve açlıktan ve bazıları da daha evvel yakınları Ermeniler tarafından katledilen bazı sivil ahali tarafından telef edilmişlerdir. Ermenilerce katledilen Müslüman sayısı ise 1.000.000 kadardır. Olayların içinde yaşayan Amerikalı yetkililer ve askerler, Avrupalı devletlerin bütün yaygaralara rağmen, Ermeni Katliamı iddialarını kabul etmemişler; tam aksine Müslüman katliamının olduğunu söylemişlerdir. Bu raporlar, Amerikan arşivlerinde bulunmaktadır.
İkincisi; Başta Osmanlı Devleti olmak üzere bütün Müslüman Türk Devletleri, bütün askeri hareketlerini, tamamen İslâm Hukukunun hükümleri çerçevesinde yapmışlardır. İslâm Hukukuna göre, bilfiil harp halinde bile, İslâm ordularına düşmanın şahıs ve mallarına karşı bazı fiillerin icrası ve hele hele katliam yapılması, yasaklanmıştır. Ecdâdımızı zaferden zafere koşturan en önemli sebeplerden biri, bu esaslara harfiyyen uymalarıdır. Zaten zaferler, bu esaslara uymaları ile doğru orantılıdır. Yasak fiilleri kısaca sayarak katliamın nasıl mümkün olmadığını özetleyelim: Zulüm ve işkence ile düşman askerini dahi öldürmek; muhârip sınıfına girmeyen kadınları, küçükleri, sahiplerine hizmet için gelmiş köleleri, sakat ve müzminleri, yaşlıları, hastaları, akıl hastalarını ve dünyadan el etek çekmiş din adamlarını öldürmek yasaktır. Ancak bunlardan biri bedeni, fikri ve malı ile savaşa katılırsa, öldürülebilirler. insan ve hayvanların uzuvlarının kesilmesi (müsle) de yasaktır. Verilen söze veya muâhedeye aykırı hareket yasaktır. Savaş zarureti bulunmadan ziraî mahsuller, orman ve ağaçlar yakılmaz. Zina ve gayr-i meşrû münasebetler yasaktır. Rehineler öldürülemez; ölülerin başı ve uzuvları kesilemez ve katliam yapılamaz. Başta baba olmak üzere yakın akraba, savaşla ilgisi olmayan esnaf ve tüccarlar öldürülmez. Daha başka yasaklar da bulunmakla beraber, biz bu kadarıyla iktifâ ediyoruz.
Bu hükümleri, tehcir kararı alan Tal’at Paşa da bilmektedir. Zaten 1986 yılından sonra bütün Osmanlı Arşivindeki belgeler araştırmacılara açılmasına ve bu konuda iddiası olanların iddialarını isbat etmeye davet edilmelerine rağmen, müslim yahut gayr-i müslim hiç bir hukukçu Osmanlı Devleti’nin katliam yaptığını isbat eden bir tek belgeye rastlayamamıştır.
Üçüncüsü; Tehcir yani mecburi göçün hukukî dayanağına gelince, Hz. Peygamber’in Benî Kurayza Yahudilerini, müşterek vatanları olan Medine’nin düşmanlara karşı korunmasına söz vermelerine rağmen ihanet etmeleri sebebiyle Medine’den tehcir etmiştir. Aynı sebeple tehcir yapmak da caizdir. İşte Nisan 1915’de Osmanlı Devleti tarafından yapılan da budur.
Kısaca aslı astarı olmamasına rağmen, bir asra yakındır Ermeni katliamı iddialarıyla suçlanan Müslüman Türk milletinin katliam yapmadığı halde suçlanmaya devam edilmesi, tarihî ve ilmî değil, sadece siyâsidir. Osmanlı Arşivlerini açan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu iddialara en güzel cevabı vermiştir[1].
Özetle ifade edecek olursak, kim ne derse desin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı devleti’nin resmi ve tek mirasçısıdır. Bundan kaçmak aslını inkar etmek demektir.




[1] Kur’ân, Haşr, Âyet 1-2; Elmalı, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, sh. 4806-4819; Süslü, Azmi, Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, Ankara 1990, sh. 61-177; Öztuna, Osmanlı Devleti Tarihi, c. I, sh. 659-662; Uras, Esat, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul 1987, sh. 149-639; Sonyel, Salâhi R., “Yeni Belgelerin Işığı Altında Ermeni Tehcirleri”, Belleten, c. XXVI, sayı 141(1972), sh. 31-49; Sonyel, Salâhi R., “Tehcir ve “Kırımlar” Konusunda Ermeni Propogandası Hıristiyanlık Dünyasını Nasıl Aldattı?”, Belleten, c. XLI, sayı 161(1977), sh. 137-175.

10 Aralık 2015 Perşembe

Aksiyon Dergisi açıklıyor: Ermeniler'i yöneten Yahudiler - İddianın sahibi, araştırmacı-yazar Levon Panos Dabağyan.

Ermeniler'i yöneten Yahudiler
Asırlarca Ermeni toplumunu yöneten Yahudi asıllı 'Pakraduniler'in hikâyesi günışığına çıkıyor...Selanikli Sabetaycılar, İspanyol Maranolar ve İranlı Meşhedilerden sonra Ermeniler içinde de Yahudi orijinli bir unsurun 2 bin 700 yıldır varlığını sürdürdüğü ortaya çıktı. Pakraduniler (Bagratuni/Bagratids) adı verilen ve asırlarca Ermeni toplumunu yöneten cemaatin hikâyesi M.Ö 730 yılında başlıyor ve günümüze kadar uzanıyor. İddianın sahibi, araştırmacı-yazar Levon Panos Dabağyan. Yahudi asıllı Pakradunilerin M.S. 1045 yılına kadar Ermenileri "acımasızca" yönettiğini ifade ederken, iddialarına dayanak olarak dünyaca ünlü Yahudi tarihçilerinden Prof. Dr. Abraham Galante'yi gösteriyor. Galante, "Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı" adlı kitabında, "Pakraduniler, varlıklarını Juda İmparatorluğu'nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20'nci yüzyıla dek sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir." diyor.
Bizans'ın krallıklarına son verdiği Pakraduniler, Selçukluların hakimiyetine girdikten sonra yüzyılımıza kadar hayatiyetini cemaat içinde devam ettiriyor.
Hikâye milattan önce 730 yılında başlıyor. O tarihte, Ermeni Kralı Sannasar, Filistin'e yaptığı seferde İsrail Kralı Osee'yi öldürerek, 10 Yahudi kabilesini esir alır. Sonra onları Fırat'ın ötesine, Güney Ermenistan'a yerleştirir. M.Ö. 700'lerde, bu kez Babil Kralı Nabukadnezar, Mısır Kralı Necho ile Kudüs Kralı Yoachim'e karşı bir sefer açar. Söz konusu sefere, Doğu Ermenistan Kralı Hıraçya da büyük bir ordu ile katılır. Hıraçya'nın bu savaşta gösterdiği olağanüstü başarı, Nabukadnezar'ı fazlasıyla memnun eder ve esir aldığı 10 bin Yahudi'nin yarısını Kral Hıraçya'ya hediye eder. Bu esirler arasında İsrailoğulları'nın önemli şahsiyetlerinden Prens Şampat (Smbat/Shampat) da vardır. Şampat, kısa zamanda Hıraçya'nın takdirlerine mazhar olur. Devlet hizmetine alınıp, önemli mevkilere yükselir.
ESİRLİKTEN SOYLULUĞA
M.Ö. l5O'lerde soyunun Hz. Davud'a (as) dayandığını iddia eden ve adı "Pakarad Şampa" olan bir Yahudi, zamanın Ermenistan Kralı Vağarşak'a başvurarak saray hizmetine girebilme talebinde bulunur. Dikkat çekme ve kendini sevdirme açısından Prens Şampat'ı dahi gölgede bıraktığı kaydedilen Pakarad Şampa, Kral Vağarşak'ın en yakın bendeleri mevkiine erişir. Sonunda şaşırtıcı bir şekilde, Ermeni Kralları'na taç giydirme imtiyazı ile 10 bin süvariye komuta etme hakkını elde eder. M.Ö. 90-36'larda Ermeni krallarına Dikran II. (Büyük Dikran) İsrailoğullarına yönelik yeni bir sefer düzenler.
Bu sefer sırasında esir aldığı binlerce Yahudi'yi o da ülkesine götürür. Esirler arasından seçtiği "Aşod" adında bir asil Yahudi'yi özel hizmetine alır. Bu olaylar sonucunda Ermenistan'a yerleşen ve zamanla nüfusları hızla artan esir Yahudiler, sürgün yıllarının sembol ismi Prens Şampat'ın hatırasını kendilerine rehber edinerek, teşkilâtlanıp millî varlıklarını koruyabilme mücadelesine girişirler. Zamanla Ermenilerin yönetimini ele geçiren Pakraduniler M.S. 1045'e kadar Ermenistan'da saltanat sürmeyi başarır.
26 YÜZYILDIR YAHUDİLİKLERİ DEVAM EDİYOR
"Kripto Yahudilik"konusunda uzman olan Türkiyeli Yahudi Prof. Abraham Galante, "Les Pacradounis ou Une Secte Armeno-Juive/ Pakraduniler veya Bir Ermeni-Yahudi Tarikatı / Baskı: 1933, Fransızca İst." adlı eserinde bu konuda hayli enteresan bilgiler veriyor: "Pakraduniler varlıklarını Juda İmparatorluğu'nun sonlarından (M.Ö. 7. yüzyıl), 20'inci yüzyıla kadar sürdürmüş olan Ermeni-Yahudi karışımı bir kavimdir. Eğin'de, 'Erzurum-Sivas arasında', Marmara Denizi'nin Avrupa yakasında ve İstanbul Hasköy'de yaşamış oldukları bilinen Pakraduniler, 26 yüzyıldır Yahudi yönlerini sürdürmekte gösterdikleri kararlılık nedeniyle Portekizli Marano'lar, Selanikli Dönmeler ve İranlı Meşhediler gibi Yahudi kökenli topluluklar arasında sayılabilirler."
Dabağyan, Pakradunilerin kullandığıisimlerin Ermenilerden farklı olabildiğini söyleyerek; Ermeni tarihçi Gatoğigos Ğorenazi'den şu nakilde bulunuyor: "Simpat adını, 'Pakraduniler' oğullarına verirler. Bu isim İbranice'den geliyor ve aslı 'Şampat'tır. Ermeniler arasında asırlarca pek revaç görmüş olan 'Pakrat, Simpat, Aşot, Kakik, İsrael, Tavit' gibi isimlerin Ermeni menşe'li olmadığı bariz şekilde meydana çıkmaktadır."
Dabağyan, Bizanslı tarihçi Pavstos'un, 3. Asır'da bölgede iskan edilmiş ve kısmen Hıristiyan olmuş Yahudilerin miktarını 400 bin olarak verdiğini de kaydediyor.
NASSİ: DOMUZ ETİ YEMEZLER
Sabetaycılık, Ladino ve Kripto Yahudi cemaatleri konusunda uzman isimlerden araştırmacı-yazar Dr. Gad Nassi, Pakradunilerin 20. yüzyılın ilk yarısına kadar özel gelenekleriyle Sivas/Divriği ile Erzincan/Eğin (Yeni adı Kemaliye) arasındaki bölgede varlıklarını sürdürdüklerini belirtiyor. Nassi'ye göre cemaatin yayılımı, Arapkir, Kapadokya ve Kilikya/Çukurova'ya kadar uzanıyor.
Nassi, Pakraduni soyundan gelenlerin fiziki görünüşlerinin Ermenilerden farklı olduğunu, kafa yapısı olarak Yahudiler gibi Dolikosefal olduklarını kaydediyor. Bir Yahudi-Ermeni'nin evinde vefat gerçekleştiğinde, evin içini tamamen değiştirdiklerini, evde asla su kullanmadıklarını, çünkü ölüm meleğinin kılıcındaki kanı bu suyla temizlediğine inandıklarını belirtiyor. 7 gün iş yapmayıp Yahudilerde olduğu gibi yas tuttuklarını da kaydediyor. Nassi, Pakradunilerin asla domuz eti yemediklerini, cumartesi günü çalışma yasağına uyduklarını, genelde cemaat içinden evlendiklerini ve soyadlarının da Yahudi kökenlerini anlatacak şekilde olduğunu ifade ediyor. Bunun da Ermeniler arasında "Yahudiliğin bir uzantısı" olarak değerlendirildiğini söylüyor. Nassi, Pakradunilerin, ticaret ve finans alanında çok becerikli olduklarını kaydederken, benzer bir grubun da geleneklerini koruyarak 19'uncu yüzyıla kadar Gürcistan'da Gürcüler içinde hayatiyetini devam ettirdiğini ifade ediyor.
RAFIZÎ ERMENİLER KİM?
Fransız Mareşali Horace Sebastiani, Türkiye Ermenileriyle ilgili 1814 tarihli raporunda Ermenileri normal Ermeniler ve "Rafiziyyun/Rafiziler" olarak ikiye ayırır. Dabağyan "Osmanlı İmparatorluğunda Şer Akımlar" kitabında bu raporu değerlendirirken, Fransızların Türkiye'deki etnik yapıya daha 1800'lü yılların başında bile ne kadar hâkim olduklarının anlaşıldığını ifade ederek şöyle tepki veriyor:
"Selçuklular devrinde, Alparslan'ın saflarına geçerek, Bizans'a karşı savaşan ve sonradan İslam dinini kabul eden Ermenilerin büyük bir kısmı, bilâhere 'Alevi Mezhebi'ne geçmiş ve öyle kalmışlardır. (...) Demek ki, Mareşal Horace Sebastiani, Fransa'nın Türkiye üzerinde taşıdığı gizli emellerin tahakkuk sahasına aktarılacağı zaman, Osmanlı topraklarında yaşayan bilumum unsurlardan istifade edebilmek için Anadolu topraklarında yaşayanları da iyiden iyiye tetkik etmiş veya ettirmiş!"
Ermeni asıllı Türk vatandaşı yazar Torkom İstepanyan ise Pakradunilerle ilgili şu değerlendirmede bulunuyor: "Türk-Ermeni kardeşliğinin başlangıcı 11'inci yüzyıl ortalarına dayanır. 1064'te Pakraduni Ermeni Krallığına Bizanslılar tarafından son verilince, Bizans zulmüne dayanamayan Ermeniler Türklerin himayesine sığındılar. Bu devre onlar için huzur oldu. Vatanlarına sımsıkı bağlandılar. Türkler tarafından bunlardan' bazılarına 'Amiral'lik unvanı verildi. Böylece ilk Türk-Ermeni dostluğunun temeli atılmış oldu. Bu kardeşliğin en güzel kanıtı da bugün dünyanın dört bucağına serpilmiş olan Ermeni toplumunun günümüze dek varlığını sürdüren Türkçe kökenli soyadlarıdır. Örneğin, Romanya doğumlu olduğu halde dünya Ermenilerinin Ruhani Reisi Gatogigos Vazgen I'in soyadı 'Balcıyan'dır." (Sorun olan Ermeniler / Suat Akgül, Ali Güler, Türkar Yay. İst. 2003. s: 402)
"ERMENİ İSYANLARININ ARKASINDALAR!"
Yazar Levon Panos Dabağyan, Ermeni meselesinin can damarını teşkil eden "1. Zeytun İsyanı'nın" arkasında Fransa ve Vatikan'ın bulunduğunu, isyanın düzenleyicilerinin Pakraduniler olduğunu ileri sürüyor. Dabağyan, Zeytunluların kökeniyle ilgili olarak şöyle diyor: "Ani Beldesi'nin Bizanslılara geçmesinden ve Bizanslıların Ermeni katliamından sonra, Anadolu'nun muhtelif bölgelerine dağılan 'Pakraduni Hanedanı' mensupları Haçin ve Zeytun havalisine yerleşmişlerdi. Dolayısıyla (Fransa'nın gönderdiği Katolik Ermeni) maceracı Leon, Ermenileri isyana teşvik için gerçekten en münasip bölgeleri seçmiş demekti. Zira, Pakraduni Hanedanı, zaten birtakım entrikalara müsait ve gayri Ermeni bir unsur idi."
Dabağyan 1862 ve 1895'te iki kez denenen isyanın Türkiye'ye sadık Gregoryan Ermenilerin destek vermemesi üzerine akámete uğradığını kaydediyor. Pakradunilerin de hâlâ var olduğunu belirtiyor: "Hâlâ varlar tabii; ama sayıları ne kadar, organizeler mi bilemem. Sanmıyorum. Ancak, bizde birine 'Pakraduni!' dedin mi, bu hakaret için kullanılırdı. Çocukken birine kızdığımızda, 'Pakradunisin ulan sen!' derdik. Onların ırklarından gelen bir zekâları, müztehzi bir bakışları, hesapçı, işini bilir bir yapıları vardır. Tarım ve zenaattan çok hep ticaretle, para/finans işleriyle uğraşmışlardır."

3 Aralık 2015 Perşembe

Enis ÜSER : Artık Türkiye'yi onlar (NATO, BM, Güvenlik Konseyi) yönetecek

Artık Türkiye'yi onlar yönetecek!...
Enis ÜSER
Artık açıkça söyleyebiliriz ki, bugünden itibaren Türkiye'yi NATO yönetiyor. Önce şakülünü kaydırdılar, takkesini düşürdüler ve şimdi de ülkenin yönetimini ele geçirdiler. Ve herşey RTE'nin 'bilgisi dışında' oluştu.
Türkiye Rusya ilişkileri bu kadar tarihsel önemde seyrederken uzmanlar dahil kimsenin bu ilişkilerin tarihi gelişimine atıfta bulunmaması hayret edilecek bir durum. Türk politik sığlığının, entelektüel aymazlığının bundan daha açıklayıcı göstergesi olamaz.
Türkiye ve Rusya, daha da açıkçası Atatürk ve Lenin dünya tarihinin yönünü değiştirmiş iki deha devrimciydi. 16. yüzyıldan beri dünyayı adım adım ele geçiren emperyalizm aşamasında tam mutlakiyet kurmak için birbirini boğazlama aşamasına gelen kapitalizme dur diyerek dünya çapında sosyal devrimleri, halkları kolonyalizmden kurtarıp uluslaşma sürecini başlatmışlardı. Bugün BM ve dünyada 170 kadar devlet varsa ve emperyalizm bu ülkelerle diplomasi görüntüsünde de olsa saygın bir ilişkiye zorlanmışsa bu Atatürk ve Lenin sayesindedir. Nitekim bu iki liderin döneminde ilişkiler son derece dostane ve saygın idi.
Türkiye 1952'de NATO'ya girince herşey değişti. Azılı Rus düşmanlığı politikamızın merkezine karabasan gibi oturdu. Ancak tarihin cilvesidir ki, 1958'e gelindiğinde ABD'nin empoze ettiği sanayileşmeden vazgeçirten politikalar ülkeyi iflasın eşiğine getirince zamanın Başbakanı Menderes çareyi Ruslara koşmakta buldu. Cezasını hayatıyla ödedi.
Arkasından sıra Demirel'e geldi. Atatürk'ten sonra durdurulan sanayileşmeyi yeniden başlatarak Rusların yardım ve desteği ile yoğun bir ağır sanayi hamlesine başlayınca, sanayileşmiş, kalkınmış bir Türkiye'nin Batı'nın kontrolünden çıkacağına inananlar onu iki kez darbe ile düşürdü.
1978 yılında ülkenin yeniden iflas aşamasına geldiğinde Ruslar yine yardım elini uzattı. Ecevit hükümetine Washington Antlaşmasını kabul ettiremeyen ve o nedenle IMF'den bir türlü kredi alamayan Ecevit hükümetine o zamanki parayla tam 15 milyar dolar yardım ve bu yardımların kullanılacağı projelerle dostluk anlaşması teklif ettiler. Ecevit tam imzalayacaktı ki, bizim satılmış patronlarımızın da çabasıyla IMF devreye sokuldu ve Ecevit'i vazgeçirdiler. Ecevit'in yapamadığını Batı, 12 Eylül darbesi ve Turgut Özal'la yaptı ki bugün başımıza üşüşen tüm felaketlerin sebebi o darbedir.
Sanki tarihten hiç ders almamışcasına RTE de Batı'ya karşı Rus kartını oynamaya kalkıştı. Ve hem Menderes'ten hem de Ecevit'ten çok daha aymazca. Önce ticari ilişkileri çok derinleştirdi. Enerjide neredeyse tamamen Rusya'ya bağımlı hale geldi.
Batının ve İsrail'in en çok korktuğu nükleer santrallar konusunda anlaşma imzaladı. RTE bu yakınlaşmadan o kadar kendinden geçti ki, Şangay İşbirliğine üye olmaktan bahseder oldu. Çin'den füze sistemleri almaya kalktı. Batının İran ambargosunu deldi. En önemlisi, Orta Doğu'da enerji kaynaklarına egemen olmak için emperyalistlerin kıran kırana rekabet içinde olduğu bölgede kendi başına buyruk oldu ve Suriye bataklığını yarattı. Bataklığı kendi kişisel menfaatleri için kullanmaya kalktı. Karşısına çıkan Putin'e kafa tuttu.

Bu akılsız hamleyle Batı'yı kullanabileceğini zannetti. Batı da RTE'nin Rusya'ya yaklaşma tehlikesine karşı bir proje üretti. Ve RTE bu tuzağa düştü. Batı ile Rusya'yı birbirine karşı kullanmanın cezası her ikisi tarafından deşifre edilmekle sonuçlandı. Şimdi tüm dünya RTE'yi Orta Doğuyu ele geçirmeye çalışan şeriatçı bir despot, komşu ülkelerin petrolünü çalan bir hırsız olarak ve sözüne güvenilmeyecek bir lider olarak görüyor.. Putin de daha önce aynı şeyi söylemişti.
Hem Amerikan hem de Rus istihbarat örgütleri AKP hükümetinin tüm şaibeli işlerini bir bir ortaya sermeye başladılar. Böylece ABD, RTE'nin Rusya ile flörtüne de son noktayı koydu. Daha önce Rusya'ya yaklaşanları darbelerle deviren, idam eden ABD bu defa bizzat Rusçuluk oynayanı kullanarak, onu kendi iradesi ile teslim aldı. Üstelik alay edercesine bu teslim alışı küçümsemek, karşısındakini aşağılamak için darbesini Karadağ'ın NATO üyeliği haberi ile kararttı.
BİR GARİPLİK, 
ACAİPLİK VE ŞAŞKINLIK!..
Artık ABD'den başka Almanlar ve Fransızlar da İncirlik'e doluştu. Suriye'ye bombardıman kararını Parlamentosunda onaylayan İngiltere ise Kıbrıs'taki üslerini kullanacak. Artık açıkça söyleyebiliriz ki, bugünden itibaren Türkiye'yi NATO yönetiyor. Önce şakülünü kaydırdılar, takkesini düşürdüler ve şimdi de ülkenin yönetimini ele geçirdiler.
Ve herşey RTE'nin "bilgisi dışında" oluştu.
***

2 Aralık 2015 Çarşamba

HARİCİ BEDHAHLARIN MEVZUATI GEREĞİ "PKK’IN HAZIRLIK VE EYLEMLERİ"; NEVZAT LÂLELİ

PKK’IN HAZIRLIK VE EYLEMLERİ
Nevzat LÂLELİ
Ülkemizde yapılan 1960, 1980 askeri harekâtları ile 12.Mart.1971 ve 28.Şubat.1997 muhtıralarının asıl gayeleri, Türkiye de gittikçe gelişen milli görüşü ve İslami hareketi durdurmaya yönelikti. Daha sonraları da açıklandığı gibi bu hareketler tamamen dış güçlerin ve özellikle ABD’nin istekleri doğrultusunda yapıldı. Hele 12.Eylül 1980 darbesi, Türkiye’nin çok uzun süre içinden çıkamayacağı karanlık bir tünelin başlangıcı oldu.
Darbenin Kürt hareketine yönelik tasfiye amacı, sosyalist harekete uyguladığı tasfiye kadar başarılı olamadı, aksine Kürt hareketi darbe sonrası toparlandı. Özellikle Diyarbakır Cezaevi’nden çıkanların, kitlesel olarak PKK’ya katılarak dağa çıktığı bir süreç yaşandı. Filistin kamplarında eğitimlerini tamamlayarak Suriye’den Türkiye sınırını geçen örgüt üyeleri Adıyaman, Sason ve Dersim’e yerleşerek örgüte vurucu bir güç kazandırdılar.
15-25 Temmuz 1981’de Suriye'de yapılan PKK 1. Konferansı'na 60 civarında örgüt mensubu katıldı. Konferans PKK’ya tahsis edilen Helve Kampı'nda yapılmış, dönemin Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad tarafından, Kürdistan Demokrat Partisi'nden (KDP) alınan izinle de, örgüt Kuzey Irak’a yerleşmiştir.
KDP lideri Mesut Barzani önce Türkiye’den çekinerek bu teklifi reddetmek istese de, Hafız Esad’ın baskıları sonucu kabul etmek zorunda kaldı. Böylece 1981’de Kuzey Irak’a ilk Kürdistan devleti kurma adımı atıldı.
1984’de Şam’da gerçekleştirilen ikinci kongreden sonra kamplardaki üyelerini gerilla savaşına hazırlayan örgüt özellikle Hakkâri, Mardin, Siirt illerini kapsayan bölge içerisindeki askeri hedeflere karşı silahlı eylem hazırlığını hızlandırdı. 15 Ağustos 1984’te PKK’nın ilk ses getiren eylemi gerçekleşti. Hakkâri’nin Şemdinli ilçesi ile Siirt'in Eruh ilçesine düzenlenen eşzamanlı baskınlarla örgüt silahlı çatışma sürecini başlattı.
PKK’ı bitirmek için çalışırken kendi hayatı bitirilen şehit Paşamız Eşref Bitlis…
ÇEKİÇ GÜÇ BELASI
PKK’yı konuşurken, “Çekiç Güç” olarak isimlendirilen ve ülkemize konuşlanmış ve yıllardır faaliyetini sürdüren bir ABD gücünden bahsetmemek, çok büyük eksiklik olur.
Çekiç Güç, Temmuz 1991 (Yıldırım Akbulut hükümeti 1989-91) tarihinde, amacı Saddam Hüseyin'in muhtemel saldırılarına karşı güya Kuzey Irak Kürtlerine güvence sağlamak olan hava kuvveti ile küçük fakat etkili bir yer unsuru olarak kuruldu.  
Türkiye'de İncirlik ve Pirinçlikte konuşlanmış, 77 uçak ve helikopterden ve Amerikan, İngiliz, Fransız, Türk (komuta ABD’de idi) 1862 kişilik personelden oluşmaktaydı. Kuzey Irak'ta, Zaho'da da bir irtibat merkezi bulunmaktaydı.
Genelkurmay Başkanlığı'nca farklı zamanlarda hazırlanan raporlarda Çekiç Güç'ün, Türkiye'nin egemenlik haklarını hiçe saydığı belgeleniyor, "Etüd" başlığıyla yapılan değerlendirmede üst kademe de oluşan rahatsızlık açıkça dile getiriliyordu. Raporun inceleme bölümünde "Çekiç Güç Kuzey lrak'ta bir Kürt devleti kuruyor" deniliyordu.
ÇEKİÇ GÜCÜN SABIKA DOSYASI
Genel Kurmay raporlarında, Çekiç Gücün ABD'li komutanının, kendi üst makamları ile yaptığı yazışmalarda Türkiye'nin tezlerinin aksine, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nden "Türk Kürdistan’ı", Kuzey Irak'tan da "Irak Kürdistan’ı" tabirlerini kullanarak bahsettiği dile geriliyordu.
15.Ocak.1992'de Çekiç Güç'e ait muharip uçaklar, Erkilet Gaziantep uçuşu yapan Türk Hava Kurumu'na ait sivil uçağı taciz ediyorlar, Çekiç Güç'e ait iki adet A-lO uçağı, 1.Eylül.1992 tarihinde sınırlarımız içerisinde PKK teröristlerini bombalayan savaş uçaklarımızın harekâtını gözetliyordu. 1993'ün ocak ayında ABD'ye ait bir savaş uçağı, Mardin radarına elektronik karıştırma uygulayarak, onun görevini yapmasını engelliyordu.
Yine aynı günlerde bir Irak uçağı, aksine yapılan tüm uyanlara rağmen ABD'li savaş uçaklarınca düşürülüyor. Awacs radar uçaklarında görev yapan subaylarımıza bu ay içerisinde verilmesi gereken "görev dosyaları ve görev sonuç raporları" verilmeyerek ABD ile aramızdaki anlaşmalar ihlal ediliyordu.
BITLİS PAŞA'YA TACİZ
17.Aralık.1992 günü, sabahın erken saatlerinde İncirlik'ten havalanan Awacs radar uçağı kısa sürede, Kuzey Irak üzerinde oluşturulan çalışma sahasına ulaştı. "Roz-I" ismiyle anılan sahada günlük rutin görevlerini yapmakta olan uçağın radarında bir müddet sonra beliren uçan bir cisim, radar operatörünün dikkatini çekti. Çekiç Güç'e bağlı uçakların uçuş koordinelerini bilen operatör, uçağın Türkiye'ye ait olabileceği düşüncesiyle konu hakkında bilgisine başvurduğu Türk subayından olumlu bir cevap alamadı.
Gözlemci Türk subayı, meydana gelebilecek bir yanlışlığı önlemek için Mardin radarıyla temasa geçerek gerçeği öğrendi. Radarda görülen cisim Türkiye'ye ait bir helikopterdi ve çok önemli bir yetkiliyi Irak'ın Selahattin şehrine götürmekteydi. Bu bilgiler bölgede görev yapan Çekiç Güç'e bağlı uçaklara süratle bildirildi. Helikopterin taciz edilmemesi konusunda tekrar tekrar uyarıldı.
Ancak ABD'ye ait uçaklar bu uyarılar dikkate alınmadılar ve Selahattin kenti yakınlarında Türk helikopterine uçuş güvenliğini tehlikeye sokacak kadar yaklaştılar ve onu taciz ettiler. Üstüne üstlük Çekiç Güç'e bağlı uçaklar, bölgedeki uçuşlarını ara verme ihtiyacı hissetmeksizin gün boyu sürdürdüler.
Taciz edilen helikopterde ''VI P- Çok önemli personel" diye tanıtılan kişi, bir kaç ay sonra şaibeli bir uçak kazasıyla hayatını kaybedecek olan Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'ten başkası değildir. Bitlis Paşa, o sıralar Türkiye'nin Kuzey Iraklı Kürt liderlerle başlattığı görüşmeleri yürütmektedir.
Türkiye bu olayı "zamanında koordine yapılmamasına" bağlayarak kapattı.